Porselen Bebek

Kaç zaman oldu o buraya geleli? Kaç zaman oldu bilmiyorum, ne zaman geldi, ne zaman yerleşti, ne zaman alıştı... Onu fark ettiğim günü hatırlıyorum sadece, o da her çocuk gibiydi, beni fark etmeden önce.

Ben, yıllardır her zamanki yerimde, üstümdeki tozlarla boğuşurken ve cam vitrinlerin arkasında onların televizyon izlediği gibi onları izlerken, görünmezdim. Bir tek Süeyra görürdü beni. Bu kadar çok insan yokken bu evde, ve şu garip aletler girmemişken daha. O zamanlar aramıza bu cam duvarlar girmezdi bu evin halkıyla. Vakti zamanında, Süeyra hala varken ve gideceğini bilmiyorken ben, onun elinde girmiştim bu eve. Bavuluna bile koymamıştı beni, yol boyunca incinmemden korkarak, aklında bin bir felaket atlatıp da getirmişti beni buraya. Ve ilk odası; köşede yatağı, küçük dolabı, bir de çalışma masası. Benim bu evdeki ilk sığınağımdı onun masası. Kitaplar vermişlerdi ona, okuyacaktı, bir kalem ve bir tomar kağıt, istediği zaman yazabilsin diye, merak edermiş anası babası. Haftada bir gün de hoca tutacaklarmış onun için, enstrüman çalmasını bile öğrenecekmiş. Işıl ışıldı gözleri, onun gözlerinin öyle olmadığı zamanlar yoktu galiba. Zamanlar zamanları kovaladı, her girdiğinde odaya daha farklıydı, aynı zamanda hep aynıydı. Anlarsınız. Ama her perşembe akşamı, ıslak saçlarıyla geldiği odasında, beni de oturturdu kucağına, tahta tarağını her zamanki gibi incitmekten korka korka sürerdi o çok sevdiği saçlarıma. Dertlerini anlatırdı, kitaplarda okuduğu şiirleri bana da okurdu, bahçedeki çiçeklerin güzelliğinden, gölgelerin serinliğinden bahsederdi... Bense dinlerdim, konuşamam ya işte dinlerdim anca, ama o bilirdi dinlediğimi. Yine bir perşembe akşamı, ilk defa küçük bir elbiseyle geldi yanıma. İlk defa çıkardı üstümdekini ve onu giydirdi bana. "Gelin oluyorum," dedi "üzülme sen de benimle gelin oluyorsun. Bak bu da gelinliğin işte, ben diktim senin için. Damat bulamadık ama bu seferlik affediver." Ve son odası; ötekinden çok genişçe her şey. Benim yeni yuvam da onun tuvalet masası. Bu sefer her sabah süsleniyor önümde. Hala perşembe geceleri kızım diye sevip tarıyor saçlarımı. Bu nice devam ediyor böyle. Sonra ağlama sesleri duyuyorum bir sürü, her karanlığın ve güneşin ardından artan ağlamalar. Daha az görüyorum onu karşımda, sadece ağlama seslerini bastırmaya çalışan billur sesini duyuyorum uzakta. Sonra bir gün geliyor yanıma ve belimden tutup bu eve ilk geldiğimde önünden geçtiğim bu odaya getiriyor beni. Özür diliyor, beceriksizce. "Kırılırsın, başına bir iş gelir, çok korkuyorum. Sen beni burada bekle, ben hep gelirim seni görmeye." Bu sefer, dört haftada bir pazartesi, karanlık bastırdıktan çok sonra gelip yanıma, hiç çıtırtı çıkarmadan beni yerleştirdiği dolaptan alıyor, misafirlerin bile oturmaya çekindiği o süslü koltuklara oturup tahta tarağıyla saçlarımı tarıyor. Bazen, çılgınlık yapası tuttuğunda, köşedeki piyanoya oturtuyor beni, "Uyanırlarsa uyansınlar" diyor "sen şu sesleri dinle de. Ah ne güzel." Ben de onun dediğini yapıp dinliyorum. Ne kadar sürüyor bu dinlemelerim? Aydınlık gelmiyor, kimse gelmeden o da beni dolabıma kapatıyor. Ve bunlar olurken tüm tarihler birbirine karışıyor. O titreyen elleriyle bile gelip benim saçlarımı tarıyor. Bir süre sonra, hiç gelmiyor.

Onun yokluğunda, porselen tenim cama dönüşüyor adeta. Kimse görmüyor bir daha, ne beni içimdeki ruhu. Ve çok zamanın ardından, sanki uzun bir uykudan uyanır gibi tüm bedenimde hissediyorum camı tıklatan küçük bir elin sesini. Bana bakıyor, bu kızın da gözleri ışıl ışıl, aynı Süeyra'nınki gibi. "Ne arıyorsun sen orada?" Benimle konuşuyor işte, başka kimle konuşabilir bu camların ardında. "Canın sıkılmıyor mu senin orada? Ah benim de senin gibi bir bebeğim vardı da şimdi çok uzaklarda kaldı, hoş sen ondan güzelsin. Hiçbir şeye dokunmamam gerekmiş burada, öyle olmasa almaz mıydım seni elime, oynamaz mıydım seninle?" Konuşmaya başlıyor benimle, uzun uzun. Her geldiğinde buluyor beni aynı yerimde, anlatıyor, dinletiyor. Bense açılmasını bekliyorum bu cam duvarın, bir umut, ve tahta bir tara, yıllar sonra saçlarıma değecek.



(Hikayeden sonra yazı yazmak istemedim ama hikayeyi yazarken de şimdi de çok uykuluyum, o yüzden gariplikleri görmezden gelin ^^')
(Bir de eleştiri yapsanız çok şukela olur)

4 yorum:

  1. Ne güzel, ne duru yazmışsın... Kapılıp gittim okurken :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim, yazabildiğim kadar varım :)

      Sil
  2. Aklıma ne geldi biliyor musun? Ben ilkokuldayken bir kitap okumuştum, Gülcan'ın Günlüğü'ydü sanırım ismi. Küçük bir kız bir kompozisyon yarışmasını kazanıyordu, ona bir günlük hediye ediyorlardı. Ama o bilemiyordu günlük nedir, neye yarar. Oyuncak bebeğinin ağzından yazıyordu deftere başından geçenleri. Güzel kitaptı, bir bakayım yazarı kimmiş. Alır okurum belki yeniden, o zamanlar sınıfın kütüphanesinden almıştım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yazılan her şey daha önce yazılmıştır cümlesi geldi aklıma. Bazı kurgular o kadar genişleyebiliyor ki, aynı temadan çıkan binlerce farklı öykü/roman olması hoşuma gidiyor. Kim bilir neler çıkarır küçük bir kız oyuncak bir bebeğin ağzından.

      Sil

Aklından geçenleri duymak istiyorum~