Yılbaşmayışı

 Bana yazı çağrıştırıyor aslında ama kış gibi.
Tek istediğim o kedinin yerinde olabilmek.
Ne internette mutlu mutlu gezinmeyi ne arkadaşlarımla bir şeyler yapmayı ne de televizyon izlemeyi düşünüyorum yarın, yani yılbaşı işte. Şimdiye kadar hiç yoktan ya birileriyle beraberdim ya da bilgisayarımın/televizyonumun başında çok mutluydum yılbaşlarında. Ama yarın bu yorgunlukla sabah sabah okula gitmek, okuldan çıkıp dershaneye gitmek, eve gelip banyo yapmak derken (ki düşünmesi beni yapmaktan daha çok yoruyor) saat daha gece yarısı olmadan ben pert olacağım gibi.

Aslında dershaneyi kınasam mı takdir mi etsem bilemiyorum böyle durumlarda. "Bu çocukların bi yılbaşı var bırakalım da bugün eğlensinler" diyip ders yapmayabilirlerdi, ama belki de onlar "Yılbaşı evet biz de eğlenmek istiyoruz ama yavrularımız derssiz mi kalsın" diyerek ders yapıyorlardır. (Tamam bu dediklerime kendim inanmıyorum. Bence "Hahaha yılbaşında da şu en kazık dersleri sokalım ohh" olayı var. Ama işin en aslı bu hafta sonu indirim sınavları olduğu için boş buldukları her vakit ders yapmaları.)

Geçen yıl yılbaşında iğrenç bir film izlemiştim, Fanaa. Bu filmi kötü yapan neydi diye sorarsanız (sormazdınız) söyleyeyim, filmin ilk yarısı çok güzel bildiğimiz bollywood filmi, şarkılar danslar komiklikler insan bir yandan gülüyor bir yandan hüzünleniyor filan. Sonra birden filmin konusu 180 derece dönüyor, bir bakmışsın esas oğlan aslında bambaşka biriymiş, sonra filme karamsar bir hava geliyor. Tatlı mı tatlı bollywood filmi oluyor sana dandik aksiyon filmi. O yüzden bu filmi izleyin belki bir şeyler kazanırsınız ama büyük umutlarla izlemeyin, arkadaşlarınızla dedikodu yaparken izleyin, örgü örerken izleyin.
Geçen yılbaşının bir başka farklılığıysa eski sevgilimin bana upuzun bir mesaj atmış olmasıydı. Tabii o zamanlar o beni çok mutlu ediyordu ama ben o mesajı haftada en az üç kez düşünür sonra da sinirlenir oldum. Her kelimesinin yapmacıklık dolu olduğunu düşündükçe ağlayasım gelir oldu. Herhalde bir daha biri durup durup birden öyle mesaj yazsa direk ağlarım "pis yalancı sen beni sevmiyorsun böğüü" diye. Şimdi düşündüm de acaba aldatılıyor muydum ya ben? Hani aldatan insanlar bir sürü çiçek hediye filan alır ya o hesap mıydı? (İyice muşmula gibi oldu beynim, buruş buruş.)

Velhasılıkelam bugün de boştu ve yarın da boş olacak. Biz en iyisi önümüzdeki tatil günlerine bakalım.

Anlamsız mesajlar 1

Bugün bana gelen mantıksız mesajlar silsilesi. Ne silsilesi ya? Üç dört tane mesajın kritiğini yapacak kadar muhtaç da değilim. Ama işte insan heves ediyor.

-Sizin siniftaki ... bir yere mi gidiyor?

(Ben o çocukla hayatımda kaç kere konuştum acaba? Merak ediyorsan git ona sor, hadi onla konuşmuyorsan git sevenine sor bilenine sor. Senin gideceğini bile milletten duydum bence ben. Tabii "kesin değil" diyordun ama ona da inanmıyorum, o da yalandır beni yiyorsundur.)

-Lahmacın yerken catal bicak kullaniyor musun?

(Aslında buna "Sen lahmacun yerken çatal bıçak kullanıyorsan lütfen bir daha görüşmeyelim." şeklinde cevap vermek isterdim.)

-Canin ne istiyorsa onu yap
+Beynini peynir ekmekle yiyebilir miyim? Ama ekmek taze olsun.
-Hayir. Bugün daha konusmayalim

(E hani istediğimizi yapıyorduk? Ne oldu o istediğimizi yapmaya. Bir daha insanlar istediğimi yapabileceğimi söylediği zaman ben onlara inanamayacağım.)

Galiba sinirlenmek için yer arayan ruh halimde bir de garip garip mesaj atan insanlar beni benden alıyor. Belki de ben de sırf onları sinirlendirmek için bu yazıyı yazıyorumdur, belli mi olur?

Bu yazıdan çıkaracağımız sonuç da şu olsun: Konuşmak istemediğiniz insanlara hiç mesaj atmayın, daha akıllıca olur. Sonra ne onlar bunu kafaya takar, ne de- aman siz zaten takmıyordunuz.


Yazıya uygun hiçbir şey bulamadım,
ama bu şarkıyı çok seviyorum.

Gergin insanlar daha da gerilmemeli

Uzun zamandır yaşadığım en en en sinir bozucu günlerden biriydi. Hani sabah kalktığımdan beri başımın ağrıdığını söylemiştim ya, şuan hala başım ağrıyor ve geçmek bilmeyecek sanki.

Aslında şöyle uzaktan bakınca günüm o kadar da kötü görünmüyor. Köpeğim ölebilirdi, arabamla kaza yapabilirdim, sevgilim beni terk edebilirdi, en sevdiğim hırkam yırtılabilirdi... Ama bende onlardan olmadığı için onların başına bir iş gelmedi. Ama feci şekilde gergin olduğum ve başımın ağrıdığı bir günde olmasını istemediğim bir şey oldu.

Bloga yazımı yazdım, dolaptaki en sade şeyi bulup giydim, evimden çıktım ve ara sokaktaki durakta kulağımda kulaklık masum masum otobüs beklemeye başladım. Bu sırada hani her sokağa çıktığınızda görebileceğiniz bir şeyler satan yaşlı amcalardan biri yanıma geldi, tipik dualardan etmeye başladı bir şeyler alayım diye, kitap satıyordu. Ben de ne kadar olduğunu sordum gönlünden ne koparsa dedi, gönlümden kopanı beğenmedi tabii biraz daha istedi ama bende bozuk bozuk verecek para yok "Sana verdiğimi ver amca ben sana bunu vereyim" dedim ama elimdeki parayı alıp gerisini vermedi "Amca ben öğrenciyim ne yapıyorsun ya sen versene paramı" diye yakınıyorum ben ama adam bu sırada kaçıyor ben orada apışıp kaldım adam baya bi paramı almış gidiyor. Bu sırada karşıdan geçen bir abi durumu gördü "Ne kadar paranı aldı?" diye sordu ben de söyledim, gitti kızdı adama yanıma getirdi ama adam parayı hala vermiyor dua mı ediyor söyleniyor mu bir şeyler yapıyor, neyse o abi paranın çoğunu aldı verdi bana iki tane de kitap verdi amca çekti gitti. Arkasından bu sefer o abi bağırıyor "Utan bunun da hesabını vereceksin..." gibisinden. Ben dayanamadım sokağın ortasında salya sümük ağlamaya başladım, o da garip bir ağlamaydı önce gözlerim doldu sonra bir bakmışım yaşlar süzülmeye başlamış o halde otobüse bindim, ağlamam anca durdu. Ya önümde oturanlar bana tip tip baktı ya da ben bozuk psikolojimin yanında paranoyaklık yaptım. Çantamı dershaneye bıraktım, G.'yle gittik marketten yiyecek bir şeyler aldık ve ben dershane boyunca bir şeyler tıkındım durdum.

Çıkışta başıma gelen can sıkıcı şeyse üstüme aldığım hırkanın poşetini düşürüp de bunu 20 metre gittikten sonra fark etmem oldu, insan elindeki şeyi düşürüp de nasıl fark etmez? İyice mal oldum galiba bugün. Ah ah ah diyorum ve yeniden örgü örmeyi öğrenmeye gidiyorum.

Bi de eklemesem olmaz; boşver büyüyünce unuturum.

Yine loş bir sabah

Sabah sabah yine büyük bir gerginlik ve baş ağrısı. Hava aşırı loş olduğu için odamın içinde lambayı açıp oturuyorum. Evden çıkıp dershaneye gideceğimi düşündükçe sinirleniyorum sanki, dershaneye gitmeyi hiç mi hiç istemiyorum aslında, tek istediğim evde boş boş oturmak.

Bu gerginlik ve baş ağrısı bana hiç yakışmıyor bence. Dershanede ne giysem diye düşünmek de istemiyorum bir de, dün giydiklerimi giyerim belki de, uğraşmanın lüzmu yok. En iyisi gidip kendime bir hırka almak ve o hırkayı hiç ama hiç üzerimden çıkarmamak. Öyle olunca kimse ne giymiş bu kız diye bakmaz herhalde. Şimdi de bakmıyorlar ya neyse.

İnsanlarda da bazı geri zekalılıklar sezmiyor değilim hani. Bu nasıl bir sözdür yahu? Benim beynime vurmuş galiba her şey, saçmalamaya başlıyorum yine.

Sabah atkıma devam edeyim dedim ama galiba yine düzünü tersini karıştırdım. En iyisi hepsini söküp annemden öğrenmek çünkü küçükken annemin öğrettiğiyle örebiliyordum ben bunu anlamadım niye ipi bi o yana bi o yana atıyoruz, of.

Ben gidip hazırlanayım, buraya da böyle bir şarkı gelsin. Ah bir de ağrı kesici alayım.

Kısa Kısa 10

Nedenini anlamadığım sebeplerden dolayı oluşan yorgunluktan öldüğüm bir günün daha sonuna gelmiş bulunuyoruz.  Kendimi gereğinden fazla hafif hissetmemle beraber sinirlerim gerilmiş ve kendimi uykunun kollarına bırakmaya hem istekli hem kararsız bir haldeyim. Nedir bu kararsızlık ben de bilmiyorum, belki de günlerdir geç uyumanın getirdiği bir şeydir, belki de uyumadan önce yeterince iyi bir şarkı dinleyemeyeceğim korkusudur.

Akşam eve geldiğimde sadece bir ya da iki bardak çay içtim, üstelik saat ona kadar da üstümdekileri çıkaramadım çünkü misafir vardı. Hayatımda hiç bu kadar eve geldiğim halde üstümü değiştirmeden kalmamıştım, bir de 10 saat tuvalete gitmedim ama bunu daha önce yapmış olma ihtimalim de olduğu için es geçiyorum. Annem gitmiş bana ip almış kendime atkı örebileyim diye. Ben de annemin kuzeninin karısından örmeyi öğrendim ama iki ters bi düz olunca karıştırıyorum sürekli "ben şimdi düzü mü bitirmiştim tersi mi of ipi atmayı mı unuttum acaba" diye. Bakalım bu işin sonu nereye gidecek, o atkı bitebilecek mi?

Birkaç gündür insanlara gereğinden fazla ses kaydı yolluyorum. G. de bana bir sürü ses kaydı yolluyor. Ama o zaten daha önce de yolladığı için bu pek şaşırtıcı bir şey olmadı. Galiba insanlarla aram düzeldi. Birkaç gündür de Buju'ya yazıyorum galiba, boş zamanlarımda arayıp sevgi sözcükleri söylüyorum. Kızlarla aram eskisi gibi kopuk değil, en azından öyle olduğunda da önemsemiyorum. Eski sevgilim hala sevmiyor beni. O da olsun. Ama ben hala onun mu bana 100 lira borcu var benim mi ona çözemiyorum. Eğer benimse zaten komple unutabiliriz. Atar yapmak konusunda da kötüymüşüm onu da anladım, mümkünse ben öyle şeyler yapacağım zaman bana kızın.

Dershanede Harry Potter'ın filmlerinde filme girmeden önce çalan müziği duydum. Ve bazı kızlara neden böyle kutsalımsı şeyleri ulu orta yapıyorlar diye kızmak istedim. Sonra rapçi çocuk Yüzüklerin Efendisi'ni kötüledi kafasına bot fırlatmak istedim. Dershane sınıfında sürekli kimsenin lafına atlamadan en arka sırada oturuyorum ve tenefüslerde de çok etkileşim içine girmiyorum, galiba sınıftaki en gereksiz insan benim. Lakin tenefüste telefondan rus ruleti oynayan çocukların beyin gelişimleri hakkında tedirginlik besliyorum.

Bugün Zey ve Buju başka yere gideceği için otobüste yalnızdım, üstelik durağa ulaşır ulaşmaz otobüs geldi. Eve en yakın durağa geldiğindeyse inemeyecek kadar kalabalık bir ortam yoktu, hatta çok rahat da indim. Galiba bugün bir tek otobüs yüzüme gülüyor.

İnsanlar nasıl olur da özlemez beni?


En iyisi uyuyayım hadi. (Kafiye bunlar hep.)

Ama güzel şarkı değil mi?

Edit: Eğer uyumazsam dinleyebileceğim bir şarkı söylesenize bana ^.^

Yorgun günler

Demin öğrendiğim bilgilere göre insanları "kibarca şutlamak" gibi bir olay bile varmış. Bundan yola çıkarak kendimin çok saf, oldukça salak olduğunu öğrendim, ya da tahmin diyelim. Şimdiye kadar kim bilir kaç kişi beni kibarca şutladı da ben farkına bile varmadım acaba? Bir insana "sen iğrenç birisin seninle konuşmak istemiyorum" demek yerine lafı dolandırmak, bahaneler ve beyaz-pembe-mavi ve türevleri yalanlar üretmek daha mı az acıtıyor acaba? Bence dürüst olmak daha iyi, öteki türlü karşıdaki insan kesinlikle yanlış anlıyor. Mesela biri bana "seninle konuşmak istemiyorum" yerine "konuşamayız" dese ben "bu benimle konuşmak istiyor ama konuşmasının önünde engeller var ve bu engeller onu üzüyor, ben onu mutlu etmek için çabalamalı ve engelleri kaldırmalıyım" diye düşünürdüm, kesinlikle öyle düşünürdüm. Acaba daha önce biri bana yaptı mı ya bunu, baya bir kafam takıldı.
(Ben değil, arkadaşım sapığısını şutladı.)

Neyse ki etrafımda bir sürü insan var ve ne yaptıklarını görüyorum, hadi bakalım inşallah insanları izleye izleye hayatın nasıl bir şey olduğunu öğreneceğim.

Ve günlerdir garip bir yorgunluk çöktü üstüme, hatta ders de çalışıyorum fazlasıyla. Belki de bu kadar ders çalışmak beni yoruyordur, çünkü hiç alışık değilim. Üstelik matematik çalıştığım için iyice yoruluyorum, Türkçe çalışmak çok daha kolay geliyordu.

Zaman yavaş geçiyor gibi geliyor, sonra bir bakıyorum saat çok geç olmuş. Bazen istediğimiz saate dönebilsek çok güzel olabilirdi.

Başkalarının derdi hep hep beni gerdi

Galiba en çok özel hayatını en ince ayrıntısıyla anlatmadığı halde samimi bir üslupla yazabilen, bunları yaparken de içini güzelce dökebilen bloggerları seviyorum. Ben burayı zaten günlük niyetine kullanıyorum ve benim şimdiye kadar hep "günlüğüme bile yazmaya çekindiğim şeyler"im oldu. Bunlar genelde derinlere inmiş düşüncelerim olduğu gibi aynı zamanda arkadaşlarımın meseleleri ve onlar hakkında düşündüklerim de oluyor. Bunları bir yerlere yazmaya çekiniyorum (hoş, bu blogda o çekingenliği kırdım ben, saydırdım saydırdım galiba baya) çünkü ben birine kızıyorum ama ertesi gün sonraki gün derken derken insanlara uzun süreli kızgın kalamıyorum, çünkü insanlar da değişiyor ben de değişiyorum.

Şuanda içimi yiyen bazı sıkıntılar var, ve evet bu sıkıntılar beni kesinlikle alakadar etmeyen şeyler, gidip insanları bunlar hakkında uyarsam da "sana ne, başkasının derdi seni mi gerdi" deseler gayet yerinde olur. Uzun uzun yazsam çok uzun zaman alır o yüzden kısa kessem daha iyi olur bu konuyu.

Sınıfta çok az kızız biz, 8 tanecik. Erkekler de çok fazla değil zaten. Her neyse bir avuç dolusu kız olunca içimiz dışımız birbirine giriyor neyi ne zaman yaptığımızı bile ezberler oluyoruz. Bu sebepten çok kavga çıkıp duruyordu geçen yıl, bu yıl henüz öyle bir problem yaşanmadı. Ama sınıfta bir zamanlar çok iyi arkadaş olan bazı arkadaşlarımın bu yıl arası açıldı, hani uzaktan bakılsa hiçbir problem görülmez ama bir tanesinin feci şekilde yalnızlaşmış olduğunu gayet net görebiliyorum ben. Ve bu arkadaştan öteki arkadaş çok büyük ya da tamam tamam çok büyük olmasa da ötekisi için önem arz edeceğine emin olduğum bir sır saklıyor. Hani gitse şap diye söylese hiçbir şey demez, kötü bir tepki göstermez buna eminim ama sakladıkça büyüklüğü artacak bu sırrın ve en sonunda kesin başka bir şekilde öğrenip çok üzülecek, göstereceği keskin tepkileri hayalimde canlandırabiliyorum. (Galiba benim arkadaşlarımın neredeyse hepsinde kontrol edemedikleri duygular mevcut. Çok çok ani tepkileri var.) İnşallah inşallah inşallah sınıfta geçen yılki gibi bir kavga gürültü ortamı olmaz çünkü ben insanlar arasında kalmaktan da milletin kavgalarını-söylenmelerini dinlemekten de nefret ediyorum.

Eh galiba buraya dökmek biraz rahatlattı beni. Umarım "ben demiştim" demem de "iyi ki yanılmışım" derim kendime.

Bu arada bir tane daha sevgilisine yılbaşı hediyesi alan erkek görürsem çiğnediğim çilekli sakızları saçlarına yapıştırmak isteyeceğim. Yetti gari. (Bakınız, ben lays teyzesi de olamazmışım.)


Ben konser versiyonunu daha çok sevdim.
Bir sevgilim olsa giderim balayına
Ah bir de bekarsam giderim alayına

Gece, gündüz, oda

Bu da böyle bir yazı olsun diyerek başladığım bir yazı, yine söz bambaşka yerlere gidip gelicek, bambaşka konular açılacak.

Sap olmakla hiç derdim olmadı ama insanı aylarca mesaj atmayan arkadaşları rahatsız edip de "ay sevgilime hediye aldım ama bizim eve gelse evdekiler yanlış anlar size gelse olur mu" diyince bir sinir olmuyor değil. Bu çocuğun başka arkadaşı yok mu? Var hem de düzine düzine var, var ki bana hiç ihtiyaç duymuyor. Hatta zamanında kendisi demişti "senden sıkılıyorum" türevi bir şeyler. İnsanlar çok yüzsüz diye düşünüyorum. Hem benim sevgilim de bana çok güzel bir hediye almıştı yani ne var hatta çok sevmiştim hediyesini, sonra hediyesi bozuldu, sonra biz ayrıldık, aman.

Aslında benim anlatmak istediğim bir şey daha vardı, annem dışarıdaydı eve geldi, babam ve anneannem de yok ben de annem çay koyarken gittim mutfağın ortasına çöküp bağdaş kurdum, öyle  olur olmadık yerlerde yere çökmeyi seviyorum. Sonra;
Ben: Neden bizim küçük tatlı bir odamız yok?
Annem: Ne yapacaksın küçük tatlı odayı?
Ben: Küçük küçük tatlı tatlı otururuz.

Bi de şunu anlattım; ben küçükken hep düşünüyordum bir odam ya da terasım olsa, yerlerini tamamen çimen görünümlü halıyla kaplasam, duvarlar masmavi olsa, bir de üstüne bulutlar çizili olsa... Hatta bunları anlatırken aklıma geldi güneş şeklinde de bir lamba asılabilir, ya da iki ışık olsa güneş olanı açınca tamamı parlasın güneş olsun, gece de ay olanı açalım sadece ay şeklinde parlasın.
O odaya rengarenk minderler atılır çay demlenir sohbetler de edilir, olmadı ekose sofra bezleri serilir piknik yapılır, çok canın sıkılırsa top oynanılır komşular rahatsız edilir, benim aklıma bu kadar geliyor ama daha neler neler yapılır o kadar tatlı bir oda olduktan sonra. Benden tavsiye biraz paranız bir de odanız varsa böyle bir şeyler yapın.

Yazdıklarıma uydun resim bulamadım ama bu şarkıyı deminden beri dinliyorum

İBEANO? vol. 1

Ben annemle beraber oturup Persepolis izleme hayalleri kurarken annem "Ben bugünün saraylısını" izlicem dedi ve bei büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Daha önceki hayal kırıklığımı da komşu radyolu banyosundan şarkı çalarken ve ben de bundan faydalanıp bizim banyoda aynayla dans ederken müzik birden kesilince yaşamıştım. Baktım bugün bana kimseden hayır gelmiyecek ben de canım bloguma geleyim dedim, ondan başka yarim kalmadı.

Romantikli bir de resim olsun dedim.
Iykk~
Geçen gün "romantikli" bir yazı yazayım demiştim de hiç romantikli bir yazı yazmayacağımı anlamış ve bunun nedenlerini sıralamıştım ya işte ne kadar zor olursa olsun bugün romantikli bir yazı yazacağım! Yazımın konusu İyi bir erkek arkadaş nasıl olunur? Olabildiğince liseli, olabildiğince umutlu tavırlarıma yazacağım ben bunu. Yazayım ki bundan yıllar sonra bakıp gülebileyim kendime. Zira ben erkek arkadaş olsaydım adeta bir kremşanti, adeta bir souffle au chocolat filan olurdum. (Sufle yazmaya içim el vermedi, internetten havalı tatlı ismi bulayım dedim insan havalı olmayınca tatlısı da olmaz diye ismini vermediler, suçum yok.) Lakin ben erkeklerden nefret eden, "asla evlenmem ben, hayatta olmaz" diye, "belki bi erkek arkadaşım filan olur da ben aşık olamam ki" kafasında bir kızdım. Tabii büyük konuşmamak gerekiyor, eros bu soktu mu sokuyor oku.

Neyse başlayalım, ama bir sırası filan yok bunun yanlış anlamayın onu, aklıma geldikçe yazıcam öyle.

-

1. Kapatıp tekrar arayacak.
Aslında bu bir anne/baba özelliğidir ama bana göre insan dediğin böyle olmalı. Ben faturalıya geçtiğimden beri arkadaşlarım arayınca kapatıp kendim arıyorum, hatta dakikası olana da gıcığından yapıyorum bunu, insanı zengin hissettiriyor. Başkası bana yapınca da korumacı tavırlar seziyorum hoşuma gidiyor.
Tabii bunun da istisnai durumları var, adamın açlıktan ağzı kokuyorsa, çaldırıp kapatacak parası yoksa tabii aramaz, aramasın, hatta bence ayrılın. (Sevgilisi olmayandan böyle post okumanın kötü yanlarını görüyorsunuz.)

2. Tüm garip davranışlarını "tatlı" olarak yargılayacak.
Evet biliyorum bu oldukça büyük bir hayal ama gerçekten sevince neden olmasın ki? Bu saçmalık nereden aklına geldi derseniz de demin kendi kendime (ay pordan aynayla) dans ettiğimi söylemiştim ya, bende onun koridordaki ayna ve mutfak versiyonları da mevcut ve ben hiç güzel dans etmem. öyle olunca da insan düşünmeden duramıyor "benim sevgilim olsa ve beni görse kesin terk ederdi".

3. Portakal soymasını / karpuz kesmesini bilecek.
Bana göre meyve soymak erkek işidir ve kadınlar kesinlikle meyvelere el sürmemelidir. Meyve soyulur, kesilir, hatta çatal ve el yardırmıyla ağza tıkılır.
Bunu düşünmemin sebebiyse tüm portakal soyma çalışmalarımın hüsranla sonuçlanması.

4. Neyi/ne zaman/nasıl yapacağını bilecek.
Bir an erkek arkadaş değil de insan olma özellikleri sıralıyorum gibi hissettim, sonra düşündüm ki insan olmadıktan sonra varsın olmasın o şahsiyetler.
Hem düşünsenize süslenip püslenip evden çıkmışsınız, mutlu ve umutlusunuz ama karşınıza bir soruyla çıkıyor "Ne yapmak istersin?", mesela ben o soruya cevap olarak bir şey veremem ama yapmak istediğim kesinlikle çekip gitmek olur.

5. Yemeğini bitiremezsen o bitirecek.
Şimdi bu dandik maddeyi görünce "aman bırak gitsin yiyemiyorsan ne uğraşacaksın" diyebilirsiniz ama cimri olunca o öyle olmuyor işte. Mesela 4 lira vermiş dürüm almışsın, ama hayvan gibi bir şey ye ye bitiremiyorsun, dibinde de az kalmıyor hani, çöpe atsan yazık olacak çantana koysan daha sonra soğuk soğuk hiç yenmeyecek. Böyle acınası durumlarda kim istemez ki yakışıklı bir sevgilisi olsun da dürümümü bitirsin? (Şimdilik benimkileri kızlara yedirtiyorum ama gelecek için alternatif yöntemlere ihtiyacım var.)

-

Bence benim gibi saptan bir seferlik bu kadar yeter, bir dahaki can sıkılma anıma kadar adios kediciklerim~

Bu da sizi seven birine gitsin.

Cik cik cik (Saçlı yazı)

Öksürmeli, boğaz kurumalı garip gurub hastalığımdan dolayı üç gündür evden çıkmıyorum. Aslında evden çıkmayacak kötü olmayabilirim, hatta dışarıda "aman öksürmeyeyim" diye saatte bir şişe su tükettiğim için büyük ihtimalle daha çabuk iyileşirdim ama bu halde evden çıkmak istemiyorum.

Tüm gün evde otur, bir kitap oku, bir bilgisayarda mal mal dolaş, bir hiç bir şey yapma derken derken gözüm annemin saçlarını boyayan teyzeme ilişti. İki aydır dolabımda duran ve her gördüğümde "Neden? Neden beni kullanmıyorsun?" diye manalı bakışlar atan Manic Panic Mega Blue daha fazla üzülmesin diye hadi benim de saçlarımı boyasın teyzem dedim. Aslında daha önce kullanmaya yeltenmedim desem yalan olur ama ne zaman saçlarımı boyamasını istesem annem hep yorgun olduğu için kısmet olmadı.

Aslında ben küçükken hiç böyle bir kız değildim. Bana kalsa saçım bembeyaz olsa bile saçlarımı boyatmayacaktım. Ama bunları düşündüğüm yıllarda ne rengarenk saç boyalarından haberim vardı ne de beyni çalışan bir insandım. Aslında küçükken saçlarla ilgili hiçbir olayı anlamazdım, benim için saçlar iki tutam tüydü. Anlasam anlasam saçlarına perma yaptıranları anlardım. Sonuçta saçları kıvır kıvır çok tatlı oluyordu, ben de saçım permalı gibi olsun diye gece ıslak ıslak ördürürdüm anneme, hem de incecik olurdu o örgüler.

Velhasılıkelam bundan yaklaşık 3 ay önce İstanbul tatilimde saçımı pembeye boyatmış çok da hoşlanmıştım ama boya topu topu 1-2 hafta kaldı saçımda, bu sefer saçıma sarı sarı röfle yaptırdım gibi oldu. Ama o da yakıştı.

Hani o "Aa saçına ne yaptın sen" diyen, bir de üstüne burun kıvıran insanlar var ya, ben onlara sinir oldum hep. Kendi bir renge benzemeyen saçlarıyla (güzel olanlar da yok değil ama saça özen göstermekten anladıkları açık bırakmak olan insanlar diyim) (benim saçımın doğal rengi de sarı olduğu için bunları yazarken götüm kalkmıyor değil) bir de benim pembelerime sarılarıma laf sokmaya çalışıyorlar ya deli oluyorum. Zaten pek kimsenin gördüğü de yok, belki arada açınca filan gören kızlar işte. Çekememezliğe mi bağlasam onu da anlamıyorum.

Şöyle bir gözden geçirdim de bu şu ana kadar bloga yazdığım en ergen post olmuş galiba. Utanmasam "senin saçın kötü benim saçım cici, böğğ" diyecekmişim. Affedin affedin, ama kompleks olmuş işte beğenen 3-5 kişi olunca insan ilgi istiyor.

Neyse ben saçımı daha yıkamadım. Bakalım sonuç ne olacak? İnsanlar ne diyecek? Bir Katy Perry olabilecek miyim?

Katy Perry demişken eski sevgilim de severdi.
Ama bu şarkıyı da ben severim o yüzden bana ne yaa.



Bu da yazının öteki şarkısı olsun.

Bu yeni bir şey değil

Toplumun bizi uzaklaştırdığı insanlar var. Nefret etmek zorundayız gibi hissettiğimiz insanlar. Belki tanımadığımız. Bir arkadaşımızın sevmediği. Sevdiğimiz şeyleri sevdiği için kıskandığımız belki. Ya da sadece bizden saha güzel bir yaşama sahip olduklarını düşündüğümüz için kıskandığımız.

Belki o insanların şarkılarını dinler severiz, resimlerine bakar güleriz, ama asla arkadaş olamayacağımızı biliriz. Mesafeler mi? Utangaçlık mı? Bana tanışmak için mesaj atan o insanlarla çok çok iyi arkadaş olabilirken varlığımdan haberi olmayan insanlardan deli gibi çekinebilirim. Çünkü insanlardan korkabilirim. Tanıdığımı düşündüğüm insanlar bile bambaşka kişiler olabiliyorsa sadece dinlediği şarkıları beğendiğim insanlardan korkabilirim.

Belki de o "kız benden güzel değil" diye düşünebilirim. Ve "o benden kilolu". Ama anlamam gerek insanların sevdiren ne ses tonları, ne bakışları. Hatta bazen dinledikleri şarkılar bile değil. Dünyadaki en kibar ve hassas insan bile kaba biri olabilir aslında. Ya da o sürekli gülen kız senden habersiz, bir arkadaşı olsun diye ağlıyordur.

Konumuz insanlar mı? Sevgi mi? Kıskançlık mı?

Belki de buraya kadar okuduysan sana bir sır verebilirim, sana bir sır verebilirim ki ne kadar iğrenç bir insan olduğumu anla benim de.

Hani Heidi'nin çizgi filminde (kitabında da) sakat yürüyemeyen kız vardı ya Clara. Onun Heidi'den başka arkadaşı yoktu. Ben hep Clara gibi bir arkadaş isterdim küçükken, şimdi bilmiyorum belki içimden tekrar istiyorumdur ama o sorumluluğu alamayacağımı biliyorum. Ben hep bana muhtaç olan bir arkadaş istedim. Belki de Clara gibi sakat olabilirdi, ya da sadece kimse onunla arkadaş olmak istemezdi, belki de o diğerlerinin oyunlarını sevmezdi de benimle oynamak isterdi.

Ama o hiç gelmedi.

Ve ben bencilliğimle kaldım.

(Galiba o kıza mesaj atabilirim? Neden olmasın. Ama kendi kişilğimden kaçıp yapacağım.)


Bu da şarkı olsun.

Uzun gecede uyuma zamanı

Bir şeyler izleyeyim, bir şeyler yapayım, biraz oyalanayım derken yine gecenin bir yarısı oluverdi. Hem bu en uzun gece. Ama birazdan uyuyacağım ve bu da bitecek. Bitse de güzel bir gece, huzurlu bir gece. Galiba gece kelimesini çok seviyorum, gece insan doya doya yalnız kalabiliyor.

Birkaç gün önce arkadaşımla kalırken fark ettim ki insanlarla yüz yüze uyuyamıyorum ben. İnsanlara sarılmayı da çok severim, sarılarak uyumayı da. Hatta küçükken arkadaşımla kaldığımda kol kola girip uyurduk, nedense çok komiğime ve ayrıca da hoşuma giderdi. Ama hayatımın hiçbir bölümünde başka insanların nefesleri yüzüme değerken uyuyamadım, uyusam da rahat edemedim, hatta annemle uyurken bile ki ben annemin yanında uyumaya bayılan bir çocuk oldum hep.
Kısaca çıkarımım şudur ki, tam bir "kıçını dönüp horul horul uyuyan insan"ım ben.

Bu yıl çok, gerçekten çok hasta olur oldum ben. Devamsızlıklar azaldı mazaldı ama ben sürekli rapor alıp evde vakit geçiriyorum, hatta bu yıldan evden çıkmayı hiç mi hiç sevmiyorum. Şuan yakalandığım hastalıksa bir garip, genelde burnum akar hapşururum filan ama bu sefer boğazım kuruyor, boğazımın kurumasına alışık bir insan olmadığım için bu çok garip bir duygu ve sanki boğazım arap çöllerine tatile gitmiş gibi hissediyorum. Nedense bu hiç hoşuma gitmedi. Ben burnumu çeşme gibi akmasına, gözümün görmemesine, ateşimin çıkmasına razıyım ama şu boğaz kuruluğu olmazsa çok müteşekkir olacağım.

Hani eski sevgili mesaj atmazdı ya bana, bugün iki tanecik mesaj attı. Galiba onu gizli bir numara aramış ben sanmış (çünkü sırf komiklik olsun diye üç-dört defa çaldırıp kapatmıştım geçen, aman ne komik) ya da aramamı istedi, tam olarak anlamadım. Öteki mesajında da akşam olmasına rağmen günaydın demişti. Ben de iki mesajına da tek kelimelik cevaplar verdim, o da hiç cevap vermedi. Galiba bu sevinmem gereken bir olay ama nasıl hissedeceğimi tam olarak bilmiyorum. Dün bahsettiği bir kız vardı, o kızla gerçekten konuştuğunu bile düşünmüyorum ama ondan bahsetmesi beni rahatsız etti ve ara sıra aklıma geldi. Yine de onunla bu konular hakkında konuşmak istemiyorum. Hatta onunla bu dünyadaki hiçbir konu hakkında konuşmak istemiyorum. İnsanların tavsiyelerine uyup onu unutmalıyım. Hatta onun tavsiyesi de buydu değil mi?

Saat iyice geç olmadan uyusam iyi olacak, yarın da dershane gidesim yok ama üç gün evden çıkmazsam millet bana gereğinden fazla acıyabilir ya da benden rahatsız olabilirler.

Şimdilik iyi geceler kuzucuklarım.

Hasta hasta hastalıklı olma

Galiba ben duygusal bunalımlarıma hep gerçekten hasta olduğum, o yüzden evde yattığım süreçlerde giriyorum. Can sıkıntısı, bunalımlı ruh hali derken derken kendimi tutamıyorum sonra da al sana duygusal bunalım.

Tabii ben öksürmekten duramaz haldeyken ve iki günlük raporla evde yatıyorken ve (galiba bu en az bir 100.) eski sevgilimle konuşmaktan pişman olduğum için kendime bir meşgale bulmam gerekiyordu. Katılmış bulunduğum Kış Kitap Şenliği için topu topu 2 kitap bitirdiğimin utancıyla Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası'nı bugün okuyup bitirmeye karar verdim. (Benim gibi yavaş okuyan biri acaba üç yüz sayfa kitabı nasıl bitirecek merak ettim.) Aslında eğer bu kitap daha önce elimin altında olsaydı ben çoktan başlardım ama Alpi'den isteyeli baya oldu, o bana dün verdi. Ben de tam onun bu kitabı verdiği sırada Benim Adım Kırmızı'nın ilk bölümünü okumuş ve Orhan Pamuk'un üslubuna bir hayranlık beslemeye başlamıştım. Ama Recaizade Mahmut Ekrem'in isimlerini telaffuz etmek bende büyük bir haz ve gülme hissi uyandırdığı için onu askıya almam gerekti, üzülmesin onu okumayı ihmal etmem yeter ki şunu bir bitireyim.

Bu arada okuduğum mangada da kötü şeyler oluyor gibi. Kızın sevgilisine hayran olan bir çocuk kızı öptü ve büyük ihtimalle yanlışlıklaydı, sevgilisi kızın suçlu olmadığını bildiği için hiç kızmadı ama kız çok takıldı olaya ve ben de kız için üzülüyorum. Neden hep saf insanların başına kötü şeyler gelir ki?

Eh en iyisi ben okuyarak kendimi mutlu etmeye devam edeyim.

Ama nafile

Benim, bende gördüğüm bir şey değil sadece, tanıdığım çok kişide gördüğüm bir şey. Mutludur insan, çok mutlu olur, belki de kısa bir süre için olsa bile. Sonra mutlulukları geçer ama bu mutlulukları yüzünden belki de on katı daha uzun bir süre mutlu olurlar, insanlar "ne kadar mutluydum" diye tekrar mutlu olmaz, üzülürler.

Galiba ben tekrar mutlu olmaktan korkuyorum.

Neden korkuyorum? Nasıl korkuyorum anlamadım. Ama o kadar çok korktum ki sadece gitsin istedim, yok olsun istedim. Hayallerim zedelenmesin istedim.

Galiba hayatımda ilk defa eski sevgilimle insan gibi konuştum. Ya da en azından onun beni insan yerine koyduğunu düşündüm. Ayrıldıktan sonrası değil, hep. Bu yüzden ona cevap vermek istemedim. Galiba hala cevap vermek istemiyorum. Onun "ben seninle arkadaş olmak istemiyorum" demesi o kadar kırıcı gelmişti oysa, ama ne kadar da iğrenç bir şey olurmuş arkadaşım olsa. O eğlenceli, onunla konuşsam gülerim, onunla konuşsam mutlu olurum, ve onun sonsuza kadar sürmeyeceğini zaten bildiğim için endişelenmeme de gerek kalmaz. Rahat rahat, doya doya konuşurum. Ama ben bunun olmasını hiç istemedim çünkü o kadar alışmışım ki konuşmaya bi anda donakaldım. Onun yanında yapmak istediğim tek şey susup huzura kavuşmaktı galiba. Onun sessiz kalmasına o kadar alışmıştım ki, onun beni sevdiğini düşünmekti tanıdık olan, kafamdaki sınırlandırmalardı, çizdiğim çizgiler kurduğum hayallerdi.

Şimdiyse öksürüyorum diye burnum akıyor, burnum aktığı için ağlıyor değilim bence. Sadece yok olmasını istiyorum. Anılarım silinsin filan istemiyorum, sadece eğer olmayacaksa nerede olduğunu ne yaptığını bilmeyeyim istiyorum. Biliyorum arkadaş filan olmayacağız ama biz eskisi gibi de olmayacağız. Onu görmek zorunda olsam gözlerimi kaçıracağım, belki de ben kaçacağım. Belki de çevrimiçi değildir, yalandır orada yazan. Beni öyle ya da böyle sevmediğini ya da sevmeyeceğini biliyorum, kabullendim de, sadece ben de aynısını yapmak zorundaymış gibi hissettiğim için zor.

Adam akıllı iki cümle bile kuramazken ne aşkı ne sevgisi? Saçmalıktır o, ben anlamıyorumdur.

"Uyumak istedim ama uyku tutmadı." Keşke hep uyku tutsaydı, yer yer inceleceğine paramparça olsaydı. Ya da ben güzeldi geçti diyebilseydim, rüyaydı bitti diyebilseydim. Mutluydum, daha da mutluyum olsaydım.

Galiba ben çok çok çok takıntılıyım.



(Hayat benim için hep aynı şarkılardır)

Gel desen saçma

Mia'nın eski yazılarını okurken (en baştan başladım ama henüz 2010 Ağustosa gelebildim) çok güzel bir site keşfettim, aslında keşfetmek uygun kelime mi bilmiyorum gördüm diyelim o yüzden, gördüm ve çok hoşuma gitti.


Tabii eski bir site, eski bir şarkı (en azından 3 yıllık diyeyim), ama ben yine de girip yazdım. Hatta keşke daha önce bulsaymışım bu siteyi de kırıldıkça oraya yazsaymışım, insanlara mesaj atıp kendimi üzmeseymişim diye düşündüm. Belki birileri görür de "ne kadar kırık var onun gibi" der, insanların bunu demesi bile hoşuma gider belki de. Sıradan kırgınlıkları bile yazabilmek gerek bazen, bazen başkalarına söyleyemeyeceğin şeyleri, kimsenin duymasını istemediğin şeyleri yazmak gerekir.


Doya doya dinlemeli, tekrar tekrar~

Hastayken rüyalarım hep iç açıcı değildir

Niyetim çok romantik bir yazı yazmaktı buraya gelirken. (Yazmıyorum görüldüğü üzere.) Çünkü sabah yapabildiğim tek şey saniyede 52647 defa öksürmek ve burnumu çekmekken zar zor hazırlanıp okula gitmiş, ilk dersten sonra hocayı bulup yazılıyı bugün yapmayacağını öğrenmiştim. E madem öyle dedim aldım çantamı eve geldim, henüz sabah olmasına rağmen doğru düzgün kahvaltı yapamadığım için tavuk but ve pilav yiyip uyudum.

Tavuk buttan mıdır sıcaktan mıdır bilmem ama çok çok garip rüyalar gördüm yine, rüyamda köpek yavrusu yavrusu vardı. Köpek yavrusu yavrusu fare boyutlarında ve bir çekirge gibi hızlıydı, ben de o yüzden onu çekirge ya da fare sandım ve babama onu öldürmesi için bağırmaya başladım çünkü ben hoplayıp zıplayan yaratıkları sevmem. Babam da onu öldürdü, sonra fark ettik ki öldürdüğü şey KYY'ymiş, ne kadar da üzücü. Tabii rüyanın bu kısmının güney afrikalı fare ve KYY yakalamayı seven bir arkadaş edindiğim kısmı var onu atlıyorum. Çünkü rüyalarım çok ben bunu giriş olsun diye anlattım öteki kısma geçiyorum.

Bu rüyamda sahildeyim ve bu sahil İstanbul'da, ama ben hiç öyle bir sahil görmedim. Mevsimlerden sonbahar olsa gerek, deniz çok dalgalı etrafta suyun kıyısında tepişen arkadaşlar var. Ben orada Buju'yla olduğumu düşünüyordum ama birden Zey'le otobüse binmeye karar veriyoruz, otobüse binip akbili basıyorum ama çantam dışarıda kalıyor, ben de koştura koştura gidip çantamı (ama o çanta benim çantam değildi, benim çantam gri o siyahtı, bence o abimin çantasıydı) alıyorum ve otobüsü yakalayıp biniyorum. Tam otobüse binerken eski sevgilimi görüyorum ama eski sevgilim eski sevgilim değil, hani rüyada olur ya odur ama o değildir öyle bir şey. Çünkü o rüyada aslında orada değilmiş ben halüsinasyon görüyormuşum gibi de daha doğrusu hani o yıllar yıllar önce o otobüse binmiş inmiş ben de otobüse binerken onun indiği zamanı görüyorum. (Oha oha oha, diyebilirsiniz ama öyleydi yani, yaklaşık bir 4 yaş genç görünüyordu ki biraz daha genç görünse yok olurmuştu) Söylemeden de geçmek istemedim bunun beyazlı mavili çizgi çizgi mi deniyor neyse işte öyle bi hırkası vardı ondan tanımıştım. (Ama sinir oldum, çünkü şuan "gerçek hayatta" bana sevgili ayarlamayı reddediyor, bence bana bunu borçlu) (Hayır, gerçekten istemiyorum, sırf onu sinir etmek için mesaj atıyorum)

Ben öteki rüyama tekrar döneyim ki o rüyalar aynı mı değil mi emin değilim, ben çarşıdayım ve halamı arıyorum sonra Zey ve G.'yle bir markete giriyoruz, markete girer girmez babam da giriyor onunla karşılaşmış oluyoruz. Sonra etrafa bakınırken çok güzel eski görünümlü (galiba ikinci el) bir masa-dolap takımı görüyorum, salon için olanlardan. O kadar tatlı bir kahverengisi var ki, üstelik üstünün kenarlarında mavi çizgiler var ama çok güzel bir mavi hani her bir şeysi güzel, gerçi bizim salon takımına uymuyor ama babama alalım mı diyorum babam da olur diyor çok seviniyorum.

Bu rüyaların hepsinin ayrı ayrı psikolojik tahlilini ve bunları görmeme sebep olan olayları yazabilirim, daha da ayrıntıya ve başka rüyalara da girebilirim. Ama bu yazıyı okumanızın sebebi aslında neden romantik bir yazı yazamadığımı anlamanızdı, hastayken hiç romantik olmam ben, hatta insanlara çirkef çirkef bağırırım.

İyi rüyalar kediciklerim~

Mim - 4

Ben hasta olup da konuşamazken ve yarınki fizik yazılısını düşünürken Mia ve Ruby beni mimlemiş. Bu çok çok güzel moral oldu benim için, uzun zamandır mimlenmeyince insanın durup durup mim yazası geliyor :)

Bu mim en sevdiklerimiz hakkında, ve ben sevmeyi hobi edinmeye karar verdiğim için bunda zorlanacağımı düşünüyorum, ayrım yapmak çok zor :)



1.En sevdiğin renk?
Kırmızı.

2. En sevdiğin çiçek?
Zambak. (Hiç zambağım olmadı.)

3. En sevdiğin yemek/ sebze/ içecek?
Mantı / Çeri domates (vikiopdide meyve yazıyor ama bence sebze) / Lipton icetea şeftali

4. En sevdiğin yerli/ yabancı şarkı?
All Time Low - Dear Maria, Count Me In (sevdiğim çok şarkının içinden birinci bu gelsin dedim)
Pinhani - Yitirmeden (Bazen bu soruya başka cevaplar vermek istiyorum ama bu şarkının içimde bıraktığı hisleri başka şarkılar bırakamıyor. Öteki şarkılar alınmasın, onları da çok seviyorum.)

5. En sevdiğin komedyen?
Cem Yılmaz diyorum ben de. Genel olarak pek komedi gösterisi izleyen biri değilim ve oyuncuları komedyen listesine sokmayı sevmiyorum, çünkü kendileri espri yapmıyor. Tabii senaristleri komedyen listesine sokabiliyorsak bu soruya tek cevabım Burak Aksak olurdu :)

6. En sevdiğin kız/ erkek ismi?
Son zamanlarda favori kız ismim "Ceylin", erkeklerdeyse yıllardır "Can" birinciliğini koruyor.

7.En sevdiğin kitap?
Galiba küçüklüğümde beni okuduğum ve okuduktan sonra geçen zamanda en fazla büyüleyen kitap Ayrı Dünyalar (Hüsnan Şeker)'dı. Daha yetişkinlere yönelik bir kitap olaraksa Rüzgarın Adı (Patrick Rothfuss), tabii fantastik edebiyatı ne kadar olgun karşıladığınıza bağlı.

8. En sevdiğin yerli/ yabancı oyuncu?
Burak Aksak / Jim Parsons

9. En sevdiğin yerli/ yabancı film?
Bu işte beni en en çok zorlayan soru oldu, özellikle yerli film sorusu. O yüzden en çok izlediğim ve şarkısına bayıldığım film olarak Ah Nerede yerli film kategorisinde birinci sırada.
Dead Poets Society de acıklı sonu ve ilham verici kurgusuyla gönlümde taht kuruyor. (Bu daha iyi filmler yok demek değil, sadece aklıma kazınan başka başkalarını bulamıyorum demek.)

10. En sevdiğin yerli yabancı dizi?
Ben de Özledim / How I Met Your Mother

11. En sevdiğin yerli/ yabancı şehir?
Bursa / Venedik

12. En sevdiğin gazete/ gazeteci?
-

13. En sevdiğin mevsim/ gün/ ay?
İlkbahar / Çarşamba / Nisan

14. En sevdiğin kıyafet/ kıyafet tamamlayıcısı/ takı?
Bol tişört (erkek tişörtü demeye gönlüm el vermedi) / Gömlek sayılır mı? E o da kıyafet, o zaman çanta. / Kolye (tabii ben alır alır asarım, sonra takmayı unuturum)

15. En sevdiğin makyaj malzemesi/ bakım ürünü?
Dudak parlatıcı (göz kaleminin ve rimelin elenme sebebi gözümü kaşımama engel olmaları, ah ah~) / Nemlendirici krem

16. En sevdiğin çizgi karakter?
Bence Pikachu hepimize yeter (Çizgi karakterleri karşılaştıramıyorum, hepsini çok seviyorum)

17. En sevdiğin anı?
Hatırlanası tek anım galiba, ilkokulda biriyle kavga edip evime gitmiştim sonra tüm sınıf gelip beni okula çağırmışlardı :)

18. En sevdiğin özelliğin?
İnsanlardan nefret etsem bile gerçekten kötü davranamamam ve birini incittiğim zaman daha çok incinmem

19. En sevdiğin his?
Sevgi

20. En sevdiğin canlı?
İnsan (gerçekten insan olanından) Ee tabii kediler insanlardan daha hoşuma gitmiyor değil, galiba sırnaşık yaratıkları seviyorum.

Benim mimlemek istediklerim hep mi mimlenmiş acaba? Yine de henüz mimi yapdıklarını görmediğim (ve gözden kaçırdıysam bana somurtabilirler) için Simge'yi, Uska'yı ve Miss Vampiring ile Nazlı'yı mimliyorum.
Tabii canı isteyen de olursa Loretta demişti diyip yine mim yapsın, severim ben mim yapanları.

Öksürük

Öksürmekten uyuyamayan insanlar var bu dünyada. Ben öksürürken dışarıda donan insanlar da var. Ama ben yine de öksürüyorum, çünkü ikisi çok bağlantısız şeyler.

Belki de ben öksürdüm diye üzülen biri vardır uzaklarda. hatta çok uzağa da gerek yok, hemen yan odada annem ve babam öksürmemi istemiyorlardır. Şimdi arasam ve öksürsem yengem de üzülür bence. İnsanlar sevdiklerinin öksürmesini pek istemez.

Ne rahatsız edici olabiliyorum, ne sevgi dolu. Gecenin bu vakti kimse girip de bana mesaj atmıyor, galiba herkes uyuyor. Ve tabii benim de uyumam gerek, yarın giyinilip okula gidilecek, sıkıcı sıkıcı dersler dinlenilecek. Ne kadar bayıcı olduklarını biliyorlar mı acaba? Üstelik salı edebiyat çarşamba fizik sınavım olduğunu hatırladım. Fizik. Çok acımasızca, çok çirkin. Belki de 50'nin üstünde alabilirim.

Hiç "ne kadar güzel" diye gözlerinizi dolduran şeyleri aradan neredeyse bir yıl geçtikten sonra "ne kadar yapmacık" diyerek okudunuz mu? Ne kadar yapmacık? Söylendiği kadar yapmacık. Ve bazı kelimeler ne kadar da yakışmıyor bazı insanların ağızlarına. Kelimelerin kötülüğü mü? Hayır, en güzel kelimeler. Ağızların kötülüğü mü? Hayır, yamuk değil ağızlar. Peki sorun ne? Alışkanlıkların yitirilmesi belki de. Daha önce ne kadar da normal ne kadar da günlük gelen kelimelerin zamanla tabulaşması.

Ben gecenin bir yarısı, masada kağıttan bir Pikachu, dandik kırmızı atkı, çorap, poşet, tarak... Her şey bir arada karmakarışık dururken benim düşündüklerime bak? Sabah erken kalkılacak, gidilecek. Çanta hazırlamadım, boğazım ağrıyor, daha da hasta olurum belki. Ama bugün ben hasta değildim, bugün ben mutluydum.

Belki odamı toplarım büyüyünce. Ve boğazımın ağrısı geçmiş olur. Öksürmek değil de kahkaha atmak ister canım.

Ters etki

Yeni şeyler deniyorum, mesela ne kadar nefret edilirsen o kadar nefret edersin olayı gibi. Ne kadar sevilirsem o kadar seviyorsam bence bu da işe yarayabilir, ne dersiniz? Mesela çok çirkin resimlerim buldum, onlara bakıp kendimi avutuyorum "Bak bak, ben bunları görsem çirkin olduğunu düşünürdüm." diye. (Şarkı takılıp duruyor, rahatsız ediyor.) 100'lerce fotoğrafta suratım hep aynı olduğuna göre hiç etki uyandırıcı bir insan olmasam gerek. (Sağol Picasa.)

Galiba okuduğum mangalar bana kötü örnek oluyor. İnsanlar amaçlarına ulaşmak için çok çabalıyor! Ve sevilmek için ellerinden geleni yapıyorlar! Ben sevilmeyeceğimi anlamış biri olarak nefret edilmek için çabalayacağım! Çünkü sevilsem bile hikayelerdeki gibi olmayacağını biliyorum, karşımda bir prens yok. İnsanların prensleri olduğu için çok şanslılar.

Eğer biri peşimden koşsaydı ben ona acırdım. Hem, acımak gerekmez mi? Acınır bence.

Ah neyse, bugün dershanede Zey yoktu. Aslında Aytüş dışında kimseyi görmedim. Ben de dershane boyunca bir şeyler yazdım ya da manga okudum. Ve de arkadaş edinme konusunda hala gelişme göstermediğimi anladım. Yine de benim için mutlu bir gündü, galiba yalnız olsam da sevdiğim şeyleri yaparak mutlu olmayı beceriyorum, hep mutlu olayım!

Bay bay kuzucuklarım~

Defterimden - 7

Yazdığım bir şeyi unutmak, görmek, kaybetmek. Eski iç çatışmalarımın hatırası tamamen kaybolmamış mı? Aslında devam ettirilmesi gereken bir soruydu bu. Aslında her şeyin bir aslı var burada ya da orada. Bir kız var, aslında hep bir kız var. Kendi kendine konuşan ama kendiyle konuştuğunu bilmeyen.

Sadece anlamsız

Niçin bu dünyadaki aşık ve mutlu olan bütün sevgililerden nedret etmeyeyim ki? Onların çok tatlı olduğunu düşünebilirim. Ama ben okuduğum bir mangadaki karakter değilim, ilk aşkını öylece kenara fırlatıp hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmek nasıl olur ki? O kadar zor değil, ama o kadar iç parçalayıcı. Çünkü bana "Böyle durumlarda istediğin kadar ağlayabilirsin." diyen kimse yok.

Günlerdir whatsappa girmiyor, belki de onu tekrar silmeli ve ne zaman girip girmediğine bakmamalıyım. Rüyamda beni aradı ama tam o sırada başkasını aramam gerektiği için açamadım. Rüya işte, uyanınca da "beni aramışsın" diye dönülmüyor. Gerçi şimdiye kadar toplasan on kişinin aramasına geri dönmemişimdir, lazımsa tekrar arasınlar insanıyım. Aslında hep utangaçlık bunlar. Bugün attığı mesajlardan birine baktım ve gözüme ilk çarpan şey "senden nefret ediyorum" oldu. Herhalde benden nefret etmesi işime yaramalı değil mi? Böyle unutuyorduk galiba.
Halbuki ben aşık olduğuma eminim. Yani benim basit algılama kavramım içinde aşk=sevgi olduğu için de bu böyle olabilir.

Peki neden? Hayali karakterlere aşıkmış gibi davranmamı saçma buluyor, ama kendisine aşık olmama izin yok. Yüksek sesle şiir okuyorum, eğleniyorum, sesim komik olunca ortaya çıkan şeyler de komik oluyor, ama o bunu gereksiz bulduğu için bana gıcık oluyor. Hayatım boyunca yazdığı sadece bir tek yazıyı dinledim ve çok sade olmasına rağmen çok güzeldi, ama o yazmayı da sevmiyor çünkü gerçek yazarların işi olarak görüyor, peki gerçek yazar kimdir? O benim yazdıklarıma da saygı duymuyor, okurken bir duvar tabelasını okuduğundan daha fazla değer verir gibi görünmüyor. Aslında onu hiç tanımadığımı fark ediyorum ondan bahsettikçe. Hakkında bildiklerim sadece benim hakkımda sevmediği yönler. Ne ilgi alanları ne başından geçen olaylar, hiçbir iz bırakmamış bende. Elimde aşık olmamak ve hatta hiç sevmemek için yeterince madde var. Peki niye onu düşündüğümde ağlamak istiyorum? Ben, garip bir yaratığım.

Aslında saatlerdir bir şey yazmak istiyordum ama kelimeleri toparlayamadım, ve galiba üşüttüğümden kusacak gibi hissediyordum yaklaşık on beş dakika önce, neyse ki annemin verdiği ilaç rahatlattı ama yine de uyumazsam başıma iyi şeyler gelmeyebilir. Hem yarın babam beni sinemaya götüreceği için uykumu da almam lazım.

(Şarkı olsun, uyumadan önce şarkı güzel gider.)
(-Mutsuz değil uykulu.)

İyi geceler kediciklerim.

Öldüklerim

Bu benim son yazım olsun. Yok yok, düşündüğünüz gibi değil, yazmayı bırakmıyorum, öldüğüm de yok gerçekten. Sadece olur da ölürsem (ki ben çok düşünürüm böyle şeyleri) insanların beni bu yazıyla tanımasını ve herkesin bu yazıyı okumasını istiyorum. İnsanların olduğumu düşündüğü kadar ruhsuz ölmek istemiyorum, arkamdan "Yaşamayı seviyordu.." desinler, "Hep yaşardı o..", "Hatta ölürken bile yaşadığını biliyordu..".

Yaşamak herkes için başka bir şey. Kendi hayatlarına son verenler bile gerçekten yaşayabilme arzusuyla ölürler.

Ben bugün bir hayal kursam, yarın ya gerçekleşir ya gerçekleşmez. Ama hayal kurmak güzelleştirmeli hayatı, o hayallerin gerçek olma umudu, sadece öyle yaşayabilsem, ah ne kadar güzel. Hani derler ya ölsem de gam yemem.

Ama şimdi ölürsem, beni tanıyan herkese "O yaşamaya başlamıştı, o yaşamaya hazırdı, ve gitmiş olsa bile yaşayacağına inanıyor. Onun için üzülme, sadece sev ve özle." demenizi isterdim. Bazen hayaller, olmuş kadar olurlar.

Bazı hayaller sadece çilekli sakız ve çayla gerçek olurlar.

Her yanım silgi tozu

Hayatımda ilk defa bir yazılı için bu kadar çaba gösterdiğim ama yazılının dört konusuna değil de sadece bir konusuna çalıştığım için ve neyi anlamamışsam hocanın oradan soracağı da hayatsal bir kanun olduğu için, için için biliyorum ki yine alsam alsam 75 alırım ben. Ama olsun, mühim olan çözemediğim o bir tanecik soruyu çözebilmekti. Gerisi varsın olmasın.
Malum bugün daha yeni açtığım silgiden çıkan silgi tozlarıyla yeni bir silgi ortaya çıkarabilecek konumdayken beynimi yeterince kullanamıyorum. Dün de sırf okulda çalıştığım ders yüzünden rüyamda mesaj atıp uyanınca atmadığımı ama nasıl olduysa cevap verdiğim mesajların okunmuş olduğunu gördüm psikolojim bozuldu. Bir de rüyamda telefonu şarja takıp da uyanınca şarjda olmadığını görmek de beni üzmüyor değil.

Cengiz Aytmatov'un o uzuuun isimli kitabının 3. bölümünü sonunda bitirebildim, 2. bölümdeki uzun ve pek coşkuya gelmeyen biri olarak canımı sıkan gereksiz ayrıntılar zannederim ki piyes/tiyatro gibi gibi yazıldığı için 3. bölümde yoktu, konusunu da oldukça beğendim, aşk entrika ihanet filans gibi bir yorum yaparak kendimi utandırmayacağım, ama güzeldi işte. Bunu yarın bitirip Orhan Pamuk'un kitabına başlamayı düşünüyorum. Biyografi kitabı olarak da Ay Hadi İnşallah'ı okuyabilir miyim acaba? Bak bunu da bir ara sorayım, merak ettim. Etkinlikte en sonuncu olsam da çabalamadım demeyeyim.

Bugün dershaneye iyi ki gitmişim, hoca öyle bir konuştu ki içimden kadına pastalar börekler yapmak geldi. Genç hocanın olması güzel bir şey galiba, onlar da gezme tozmak kar topu oynamak istiyor, biz de ona göre daha çocuksu olsak iyi olur galiba, zira dershanedeki kimsenin içimi gördüğünü zannetmiyorum, ben bile beni uzaktan görsem "şu kıza bak ne kadar banal sürekli en arka sırada oturuyor, derste gülmüyor, kıyafetleri de kötü" diye düşünürdüm.
Dershane sonrası uzun uzun (karda kışta ne kadar uzun olursa) yürümek de iyi gelmedi değil. Keşke benimle yürüyecek daha fazla insan bulabilsem, şimdilik bir iki yetiniyoruz.

İnsan bu denli yorgunken yazı yazmakta da zorlanıyormuş. Ben de ne yapayım, uzun zamandır dinlemediğim bir şarkıyı dinleyerek yazıyı sonlandırayım.

Dert mi sır mı?

Bir insan sana "Serçe parmağım yamuk." diyorsa, bu her zaman o insanın problemli olduğu ve bu probleminden dolayı şikayet edip sızlandığı anlamına gelmez. Bazen bir insan sadece "Serçe parmağım yamuk." diyerek sana bir sırrını vermiş olabilir, sana kendinden bir parçayı bırakmış olabilir, "Bunu herkes bilmiyor, sen biliyorsun. Bunu sana söylemeyi uygun gördüm çünkü sen benim için öteki insanlardan farklısın. Sana sırlarımı veriyorum çünkü sana güveniyorum. Sana sırlarımı veriyorum çünkü seni seviyorum." demek istiyor olabilir.

İnsanları değerlendirmeden önce bunu size söyleyerek bir şey kazanıp kaybetmeyeceklerine bakabilirsiniz, kişiliğine bakabilirsiniz, bu kelimelerin onun için ifade ettiği anlama bakabilirsiniz. Bazı dertlerin sır olduğunu görmek gerek, bazı insanlar için en basit dertlerin bile sır olduğunu görmek gerek. Çünkü kimse sevmediği birine hatalarını, yanlışlarını, mutsuzluklarını anlatmaz. Ama bu, her sevdiği insana anlatacağı anlamına da gelmez. Sevginin de bir hiyerarşisi vardır.

İnsanları bana davranışlarıyla suçlamak istemiyorum, onların nasıl düşündüğünü nasıl hissettiğini anlamadığım için ve beklentilerimin çoğu zaman diğer insanlardan farklı olduğunu bildiğim için haklarında yanlış şeyler düşünmekten korkuyorum. İnsanların düşündüğüm kadar bencil olmadığını ve benim de onların düşündüğü ben olmadığımı biliyorum. Çünkü her insan bir başkası için apayrı bir kişiliktir.

Dipnot: "Serçe parmağım yamuk." sadece bir örnek, parmağımın yamuk olduğunu henüz düşünmüyorum.

Birkaç gündür sürekli söylenen/duyulan şarkı.

Kar yağsın hep üzerimize

Sanki işim gücüm yokmuş gibi eve gelir gelmez blog girme düşüncesiyle açtım bilgisayarı, neşeli yanlarımı da başkalarına yansıtmak istiyorum, çünkü bugün her şeye rağmen güzeldi denilebilecek bir gün değil, matematik yazılısı olmuş olabilir ama çok güzeldi denilebilecek bir gün

Okulda sadece bir ders işledik ve öteki derslerin tamamı boştu, tabii almancada arkama döndüğümde hocanın önüne dön demesi sinir bozucu, hoca genel olarak soru da sordurtmuyordu hiç yoktan onu yapmama kızmadı.
Çıkışta eve gelsem yine ders çalışmayacağımı biliyordum, o yüzden Zey'le dershaneye gittik, her ne kadar açma ve simitimsi şey koktukları kadar sıcak olmasalar da aç olmadığım için bi tanesiyle idare ettim ötekini çantama attım. Çay da olmasa hiçbir şeyin yenileceği yok tabii.

Dershaneden çıktığımızda girmeden önce başlayan kar yine hafif hafif yağmaya devam ediyordu. Arkamızdan gelen kızı hepimizin içindekilere tercüman oldu bence "Kar yağıyor ama ben sevgilimle değil sizinle yürüyorum."

Tabii ben orada gece-kar-yürüyüş üçlüsüyle çok mutluydum ve ilginç bir şekilde okulda olduğumdan çok daha az üşüyordum ama Zey soğuktan donduğun için acele acele yürümek zorunda kaldım. (Tabii sırıtmıyor da değildim yürüyorken, soğuk boğazımı acıtsa da aynı o yoldan geçerken daha birkaç hafta önce Zey'in manzaranın ne kadar güzel olduğunu ve ne olursa olsun bu manzaranın aynısının olmayacağını söylemesi gelmişti aklıma, bu manzaranın ve ruh halimin de bir daha olmayacağını hissettim. Aklımdan geçirmedim de değil O'nu aramayı. Arayayım, sesini duyayım, hiç yoktan soluk alış verişlerini duyayım. Ama yok konuşmasın "konuşma" diyeyim "ben sesini duymak istiyorum ama benimle konuşmanı istemiyorum, ben böyle kalbimi tatmin ediyorum ben sensiz yapamıyorum ama sen her şeyi mahvediyorsun, ben sensizlikteki seni seviyorum.", tabii yapmadım böyle şeyler. Çünkü hızlı hızlı yürümeye devam ediyorduk.)

Otobüse bin yolculuk et in derken geldim eve. Bir de eve gelince evi kaplayan buğulu bir koku vardı, meğer tencerenin sapı yanmış, sağlık olsun.

Bugün çok güzel şeyler oldu daha da güzelleri de olsun~


Kendi kendine

Gece gece yine kendi kendine saçma saçma düşünürsün, "Nasılsa mesaj atmayacak ki, engelleyeyim bari mesaj atmayayım, hem onun umrunda mı olacak sanki, yok yok bu sefer kaldırmam engeli, hem belki araba kazası geçirir iki ay komaya girerim böylece mesaj atmam iyi olur..."

Sonra gün boyunca okulda üşümekten beynin de donar, çalışamaz hale gelir. (Eve gelişinin üzerinden altı saat geçse de ısınamazsın.) "Engeli kaldırayım bari, mesaj atmam ki hem hiç yoktan en son ne zaman girmiş onu görürüm fena mı olur, yok niye mesaj atayım" Engeli kaldırırsın ama yeniden engellemeye üşenirsin. Nasılsa mesaj atmayacaktır. (Bir insana yüzlerce kez "bana mesaj atma" dersen artık ne istiyor bu diye düşünmez, atmaz. Atmasın zaten ona mı kaldın sen. "Başkası mı var sanki salak?")

Akşam olur en iyi arkadaşının twitterının doğum tarihine kadar gitmeye çalışırsın, kendi tweetini bulursun "Lan keşke bir şeyler yazsa. Ne biliyim oha yazsın, amk yazsın, hassktir yazsın." Yok yok, sen öyle romantik biri değildirsin zaten. Hem zaten hayatında ilk kez birinden hoşlandığını yazmışsın. Ee salak mısın?Bakıyorum da pek salaksın. "Şimdi ben şuraya onun çok kötü bir insan olduğunu filan yazsam, e zaten hepsi bilmiyor mu en fazla doğrulamış olurum ne olacak sanki, olan da bir kez ona olsun, ama olmaz ki..."

"Bak güzel bir film çılacakmış, belki burada olsaymış giderdik." (Nah giderdiniz, yine terk etmiş olacaktı seni, ne değişecekti?)

Sonra otur düşün neden kimse bana cevap vermiyor, mesaj atanım yok diye.
Matematik yazılısına da çalışsaydın ya gözüm.

En lazım olanı bir atkı


Hani filmlerde kızlar hep sevgililerine atkı örüyorlar ya kışın, ben de sevgilim bana atkı örsün istiyorum. Sonra boynuma dolasın, boynumdan çıkarırsam da üşürsem kızacağını söylesin uyarsın. Benim atkılarım çok çirkin, biri bana atkı örsün.

Kapıda teyzemle karşılaştım, atkın yok mu ağzını burnunu örtsün, hasta olacaksın dedi. Atkısızlık dokanıyor bana.

Kendime not: Atkı örecek bir sevgili bul.

Bitter çikolatanın fazlası acı oluyor

Bir şarkıyı sonuna kadar dinlerse ölecek hastalığına yakalandığım saatlerdeyiz yine, aslında bunu beş dakika filan önce yazacaktım ama ayağım(ın böyle hani tam bileğim değilde biraz daha ön tarafına doğru ama kenarın)a kramp girdi gibi bir şey oldu ben de ona hayıflanıp, gidip anneme yakınmaktan yazmayı geciktirdim. Hatta utanmasam yatağa yatıp "ühü ayağım ayağım" diye şımarıcam. Neden? Çünkü inanın ki ben yeterince şımarık biri değilim. Şımaracak ortam olsa şımaracağım ama yok anam yok!

Haftalardır ilk defa şal taktığımda rahat ettim ve dershaneye insan gibi giyinerek gittim, insan gibi dersek de öteki seferlerde insan gibi olmuyor muyum? Oluyorum ama salaş, hayattan bezmiş, kendine özenmemiş oluyorum. Renkleri uysun diyip ne bulursam geçiriyorum, bugün giyecek başka bir şey bulamadığım için düzgün şeyler giydim, iyi oldu. İnsanlar beğendi, iyi oldu.

Aslında ben yazıya başka bir şey yazacaktım, dert yanayım derken yazacaklarımı unuttum. (Hatta atkı alacağıma gidip şampuan ve çikolata aldım, çikolata dediğime bakmayın iki ülker bitter, bir milka bubbly, üç milka bonibon, bir ülker antep fıstıklı, bir petito ayıcık, bir kinder surprise'ın üçlüsü, aa ne kadar ilginç bu kadarmış.) Diyecektim ki insanlara birkaç saatten fazla kızgın kalamıyorum, uyuyorum uyanıyorum geçiyor. Ama yine de kızmak için çırpınmak istiyorum. Aslında daha çok insanlar benim gönlümü alsın istiyorum, ama tabii ki de uğraşan yok, kaderimize küselim.

Mesaj atsın sinir ol beni sevmiyor de, mesaj atmasın üzül bu ne ya bostan korkuluğumuyum kimse yanıma gelmiyor de.

İşim gücüm yok gibi bir de ütü yapmak var, selimle aramız çok bozuk şu sıralar. (Selim benim ütüm olur canımlar.)

Defalarca dinleyip tek kelimesini hatırlamadığım şarkı.

Ciddi olamıyorum


O kadar uykum var, ama uyumamak için çok güzel olmayan sebeplerim (bahanelerim) var. Biraz.

Aslında, galiba, en çok yalan söyleyen benim burada. Çok yalan söylüyorum. Kendime söylüyorum, insanlara söylüyorum. Üzmemek için söylüyorum, üzülmemek için söylüyorum.

Hani o "önemli değil"ler, "hıı"lar, "işte"ler var ya, onlar aslında kocaman yalanlar. Ama daha kötüleri var. "Unuttum"lar, "kaybettim"ler, "sildim"ler...

YOK LAN SOKAYIM SANA DA MİLLETİN PROFİLİNDEKİ RESİMLERİNE DE! KİBAR FİLAN OLMUYORUM MELANKOLİK OLMUYORUM İNADINA AĞLAYASIM VAR NEFRET BİLE EDEMİYORUM ÇOK SİNİR OLUYORUM ÇOK MUTSUZLU OLUYORUM İNADINA SENİN SEVMEDİĞİN TÜM KELİMELERİ KULLANIP GERİZEKALI ŞEYLER SÖYLEMEK İSTİYORUM HATTA GİDİP MİLLETE YAVŞAMAK İSTİYORUM SIRF AKLIMDAN ÇIK DİYE SIRF YANIMA YAKLAŞINCA ASTIMIN TUTSUN DA HİÇ YAKLAŞAMA DİYE HER SANİYE SİGARA İÇMEK İSTİYORUM SİGARADAN NEFRET EDİYORUM SEN BEĞENME DİYE SAÇLARIMI KISACIK KESTİRMEK İSTİYORUM SIRF BENİ ÜZDÜĞÜNE PİŞMAN OLMA DİYE BOK GİBİ BİR HAYAT YAŞAMAK İSTİYORUM AMAN BEN İYİ DEĞİLİM ÇİKOLATA İSTİYORUM AMINAKOYİM HEPSİNİ KENDİME BEN YAPIYORUM KONUYU BEN AÇIYORUM KENDİ KENDİM ÇEKİP GİDİYORUM KENDİMDEN GİDİYORUM KENDİMİ KOVUYORUM SONRA SANA KIZIYORUM AMA SANA KIZACAĞIM RESMİNİ FİLAN GÖRMEK İSTEMİYORUM SURATINI GÖRMEK İSTEMİYORUM İSTEMİYORUM YA SENİ

Seni çok özlüyorum.

Ağlamalı şarkılar dinlerken de gülmeyi bilmeliyiz.
O yüzden lütfen yok ol.

Seni sevmiyorum,
Yok yarınlar bize
Hatıralardan arınmak dile kolay gelir
Ama kanımdan bile sen akarken
Ben nasıl pat diye
Sevmiyorum seni diyebiliyim

(Rap dinlerken de mal olunabiliyormuş. Test ettim onayladım.)

(Tabii bir yandan da gerizekalı gibi Zakkum dinleyip de kendimize "salak, ağlarsan benden değil" diyebiliriz.)

Çok sade

İnsanlar ikiyüzlü olmasın.
İnsanlar ikiyüzlü omasın.

İnsanlar bana iyi davranıp benden nefret etmesin.

İnsanlar bana umut vermesin.

İnsanlar benim için şarkı dinlemesin.
İnsanlar benimle şarkı dinlemesin.
İnsanlar beni sevmesin.

Kim?

Çok komiksin.

Bu da komik.

Ama ben komik değilim.

Bu şarkıların hiçbirini sevmedim. (Aslında hepsine gıcık oldum, çok neşeliler.)

Her şey aslında göründüğünden daha kolay değil midir ki?

Hırka giymediğim için üşüyorum sadece, hırkaya filan gerek yok, üşüyeyim ben.



Bu güzel. Böyle.

Bir tek dileğim var mutlu olayım yeter

Sevgi her şeye değebilir, umutlar değil. Çünkü her umut içinde umutsuzluğu barındırır, umutsuzlukların aksi ihtimalleri hayal ettikleri gibi. Şimdi bilmediğim şarkılar dinleyebilirim, istersem bildiklerimi de dinlerim. Belki de sadece başka hayatlar hayal ederim. Sonra beklerim, ölmeyi beklerim. Çünkü ben hep onu bekledim, insanlardan daha çok bekledim.

Belki de bunların hepsi rüyadır, uyanırım ve  "Hoş bulduğum biri var lan. Iyy, galiba bile demedim. Amk ne dedim ben? Tatlı hem de. Iyy. (Burada şair ben insanlara karşı utandırıcı duygular beslemek istemiyorum demeye çalışıyor. Her ne kadar böyle bir yol seçse de.) ("Sen utanma iftihar et sevmeyenler utansın." diyebilirsiniz.)" demem, vazgeçerim işte demem. Sonra başkasına da demem. Sonra başkasını severim. Sonra onu da demem. Saklarım her şeyi içimde. Sonra belki sadece olduğu gibi gider her şey.



Ağlamanın lüzumu yok (bu bana)
Belki bir gün ben de aşık olunurum
(Bu da tam düğünlük şarkıymışcım)
(Yok yok İbrahim Tatlıses dinlemicem ben, neşeli olalım, portakal soyalım, saygılar)
(Bak bakalım ben mutfakta mıyım)

İsim Karmaşası

Sondan ikinci dersten beri deli gibi başım ağrıyor, eve geldim yemeği bekledim, yedim, turşu yedim, derken geleyim de burada biraz kendimden bahsedeyim dedim. Ağrı kesici uykumu getirene kadar iyi olur.

Şimdiye kadar kendimi az buz tanıyorum, neyi severim neyi sevmem, alışkanlıklarım nelerdir, takıntılarım nelerdir bir şeyler biliyorum. Bugün bahsedeceğim tam olarak kategorilendiremediğim bir özelliğim.

Hani hepimizin arada paranoyaklıkları olur. Bu paranoyaklıklar insan hayatının vazgeçilmez özelliğidir bence. Tabii küçüğü büyüğü var, "acaba sifonu çekmeyi unuttum mu"dan "şu bana dm atan çocuk ya beni kaçırıp böbreklerimi çalarsa"ya kadar da yolu var. Benimki öyle obsesif bir bozukluk derecesinde filan değil, ama beni rahatsız ediyor biraz.
İnsanların adlarından emin olamıyorum.

Aslında söylerken değil de yazarken emin olamıyorum hani. Bunun ilk belirtilerini ilköğretimde soy ağacımızı yaparken rastlamıştım, her yaz gördüğüm eniştemin adını yazdıktan sonra acaba eniştemin adı bu muydu diye defalarca düşündüm, ki eniştemin adının ondan başka bir şey olma ihtimali bile yoktu. Ondan sonra insanların adını yazarken hep tereddüde düştüm, ya şu harfi yanlış yazdıysam, ya onun adı gerçekte öyle değilse de ben şizofren olduğum için onun adını öyle zannediyorsam gibi şeyler bile düşünebiliyorum. Bazen çok çok iyi tanıdığım insanların adları konusunda bile şüpheye düşebiliyorum. İnsanlara yanlış bir şey dersem diye adlarıyla hitap etmekten korktuğum bile oluyor.

Ama bu ciddi bir problem değil, çünkü hep değil bazen oluyor.

Eh, içimde kalmasınlardan~

Hepsi benim salaklığım

Hani ben ders çalışacaktım diye isyan edebilirim zira bu saate kadar yaptığım onca şeyin arasında kesinlikle ders çalışmak yok, açım, uyumak istemiyorum, etrafımdaki tüm insanlar uyumuş gibi (uyumasalar yine kızıcam) ve tek başıma saçmalıyorum.

Hani bazen içinizden gelir ya bir şey demek filan, hah işte ben ne zaman bir şey desem insanlar hep ne cevap vereceklerini bilmiyorlar. Hah işte ben bu olayı geçen gün G.'ye açayım dedim, "Kiminle konuşuyorsun ki?" dedi, "Genel olarak mesela..." diye cümleye başlıyordum ki birden bana cırlamaya başladı genel olarak kalıbını kullandığım için, (ohaçokpisküfredesimgeldi) nasıl özetleyeyim ki ben bir kişi mi yapıyor bin kişi yapıyor, insanlar ya bok gibi cevap veriyor verdiklerine pişman ediyor ya da hiç anlamıyor ne dediğimi bana unutturuyorlar. Başka insanları bilmiyorum ama ben gerçekten hiçbir şeyi içimde tutmayı sevmiyorum, çünkü beni feci derecede mahvediyor. Ama ben orada ne yaptım, onun da gayet beni anlamayan insanlar grubuna girdiğini bildiğim için sustum, her zaman her yerde yaptığım gibi, insanlar benim demek istediğimi anlamayıp dövercesine konuşmaya başladığında olduğu gibi pıstım köşeme çekildim. İnsanlarla kavga etmekten zaten nefret ediyorum ama hiçbir derdimi dinlemeyip de çok dertli olduğumu söylemeleri canımı acıtıyor. Mutsuz olmamı istemediklerini söyledikleri halde beni mutsuz etmek için çabalamaları canımı acıtıyor. Beni hiç tanımadan, tanıdıklarını zannedip hakkımda yargılar uydurmaları canımı acıtıyorlar. Çünkü beni tanımak için çaba gösterdikleri yok. Tamam, insanlardan bunu beklemek zorunda değilim, kimse benimle uğraşmak ya da beni sevmek zorunda değil, ama madem öyle o zaman seviyormuş gibi yapmasınlar. Mutlu olduğum zaman bile mutluluğuma gözlerini kapayıp beni mutsuz zannetmelerinden bıktım.

Gerçeklerime o kadar kapatmışlar ki mesela gözlerini. Sanki bakışları söylediğim şeylere inanmadıklarını söylüyor.

Gerçekten tam rahatladım diyorum yeniden yeniden doluyorum, deliriyorum. Hiç aklımda yokken böyle dert yakınmak geliyor gecenin bir yarısı kendimi tutamıyorum. İnsanlarla uğraşmak istemiyorum, insanların benimle uğraşmasını istemiyorum. Anlamıyorlar ki, ben olay insanı değilim. Ben kavga edemem, ben bağıramam, ben her yerde her sebepten ağlarım da bilmek zorunda olmayanların yanında ağlamak çok koyuyor bana. Gecenin bir yarısı kendi kendime dert yanmak çok koyuyor. Kızların hem kendi aralarındaki hem bana karşı olan sorunlarını adam gibi konuşmamaları da sürekli içlerinde haset beslemeleri çok koyuyor. Adam gibi konuşmaya-konuşturmaya çalışınca gerizekalı çocuklar gibi surat yapmaları burun kıvırmaları çok koyuyor, beni çileden çıkarıyor.

Neden insanlar konuşmak varken içine atmayı tercih ediyor? Neden insanlar güzelce yaşamak varken yalnız ve mutsuz ölmeyi tercih ediyor? İnsanlar benim gibi hissetmiyorsa neden benden uzak durmuyorlar?

Bak yine tutamıyorum kendimi. Ama gözyaşları insanlar bilmediğinde daha güzeldir, gerçeklikleri kaçmaz.


Tuzlu Ekmek

Yine dershaneye gitmedim kızlarla baş başa kalmamak için. Bendeki haller de bir garip yahu. Neşeli olsam bile neşesiz zannettikleri için hiç uğraşasım gelmiyor insanlarla, zaten konuşmak istediğim zaman hiç insan olmaz etrafımda. Bir de bazen ciddi olunması gereken yerlerde hiç ciddi olmuyorlar ya da ben ruh halimde değilken bik bik bik konuşuyorlar ya, dayanamıyorum. Galiba ben asosyal olmaya doğru giden yolda emin adımlarla ilerliyorum.

(Şuanda kullanıcımız bazı şeyleri yazmamak hakkında düşünüyor, sonuçta ne demişler "her doğru her yerde söylenmez", hatta her doğruyu her yerde söylemeyince kişiliğimizi kaybetmiş de olmuyormuşuz, yalan söylemiş de olmuyormuşuz.)

(Ama spoiler vermeden geçemicem, sürekli cansız varlıklardan dayak yiyorum. Hatta bildiğiniz yumruk yedim. Öhöm, neyse bu konuyu kapatayım, belki sonra anlatırım.) (Hayır büyülü bir şeyler değil.)

Eh madem yapacak bir şey yok (!) size başımdan geçen bir olayı anlatayım da, "şimdi bu kızın işi gücü yok niye bize bir şeyler anlatıyor" deyin.

Geçen yine Aytüş'le sınıftaydık (biz hep sınıftayız), yemekhanenin yemeklerinden bahsediyoruz. Konuşmanın gidişatı şu "yiyorum yiyorun doymuyorum, Aytüş de yiyor yiyor doymuyor, hatta kız yiyor üstüne bir de ekmek tuzlayıp yiyor yine doymuyor" (yanlış anlamayın, ben dün öğle yemeğinde dolu bir tabak ve üç ekmek yedim, yine doymadım), şimdiye kadar Aytüş'ün ekmek tuzlama olayı hiç garip gelmemişti, çünkü kız tuzla beslenen uzaylılar gibi tuz tüketiyordu. Lakin olaylar şöyle gelişti

-O ekmek tuzlama olayını da (burayaeskisevgiliminadı)'in kardeşi öğretti
-Kimin?
-(burayaeskisevgiliminadı)
-Kimin?
-(burayaeskisevgiliminadı)
-Kimin dedin?
-(burayaeskisevgiliminadı)
-Haaa (burayaeskisevgiliminkardeşininadı) mi?
-Evet.
-Haa

Şimdi size gösterdiğim tepki normal gelebilir ama normal değildi, çünkü ben o üç cevabı da anlamlandıramamış hatta acaba benim dediğimi yanlış anladı da mı evet dedi diye düşündüm, üstüne bir de kıza "kimin kardeşi" diye kağıt yolladım (artık nasıl paranoyağım siz anlayın), tabii ben böyle manyak olunca arkadaşlarım ne yapsın

-(burayayineeskisevgiliminadı)'in kardeşi! Hani var ya (burada tarif ediyordu galiba tam aklımda kalmamış, bi de okulun ilköğretim tarafını işaret ediyordu)
-Ne zaman öğretti bunu?
-Beraber geziye gitmiştik.
-(benim garip garip bakışlarım)
-Bilim-Sanat'la hani
-Haa kamp gibi bir şeye gitmiştin o mu? Bildim bildim.

-Bu olaydan sonra, öğle tenefüsünde kahramanımız "ne menem bir şey bu tuzlu ekmek, herkes yiyormuş be" kafasıyla ekmeğe tuz döker, tadı kesinlikle güzel değildir, bi daha yememeyi diler.-

~Mutlu Son~

İnsanın canı sıkılınca anlatacak bir şeyler de buluyor işte. Daha banyo yapmam, kitap okumam, biyoloji çalışmam ve benzeri şeyler gerek ama bu gidişle uyurum ben.

Çav cicişlerim. (Sözümü geri alıyorum, özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim)

Bay bay size.

(Başlık da adeta bir Tuzlu Kahve oldu, klas)


Geçerken dinlenilen şarkı

Bu kadarı yetmez mi?

Benimle kalmıyorsan düşlerimde kal demek mi daha doğru olan. Neyin doğru ya da yanlış olduğunu bilmek istemiyorum. Kusurları görmek istemiyorum, galiba çok bıktım kusur aramaktan. Yok yok hep aynı şarkıları dinlemiyorum, arada bir yenilerini buluyorum, ama söylemeye korkuyorum işte. Hep korkuyorum. Ama sadece ben korkmuyorum.

Yalan olduğunu söylemese, ben inanırdım yalanlara, yalanlar eğlenceli gelirdi bana. Öyle değil işte, mesela kaçırıp saklasan yatağının altında, dolabın kuytusunda... Öyle yalanlar. Yalan olduğunu bilmediğim yalanlar. Ya da bir gülümseme işte, gerçeği daha güzeldir gülümsemelerin, ama bir şey yapılması gerekir gitmemesi için.

Ben karışık değilim, ben meraklıyım, hep meraklıyımdır ben.

Ama kaçma.

Benimle kal diyip kaçma. O zaman şaka olur işte. O zaman ağlamış gibi hissederim ağlamadan. O zaman üzülmüş gibi hissederim üzülmeden. O zaman karmakarışık hissederim hiç düğümlenmeden.

Sen de,
ya benimle kal,
ya da sadece düşlerime kal.




Beni sana çağıran her ne ise sustur
Yaşanınca tükenir bilirsin

Kurşun kalemler de tehlikeli, defterler de, mektuplar da

Bu deftere kurşun kalemle yazdığım zaman hep yazdıklarım parlıyor, okunmuyor, bir de ellerimi kalemin rengi çıkıyor, kara kara oluyor.

Oraya yazdıklarımı buraya da yazmak isterdim, aslında isteyerek yazdım ama vazgeçtim. Önemsizlerdi zaten, birkaç mektup denemesi bir de "acaba insanlar şuan benim ne kadar sıradan olduğumu düşünüyor" temalı yazı. Fazla bir şey olmaz hiç zaten.


Aslında buraya koymak istediğim sadece buydu. Üzücü bir kare aslında, yani gidiyor ya. Kediler hassas noktam belki de ondan.

Ama beni asıl allak bullak eden ben üzüleyim diye mi yolladı, kendisi gittiği için mi yolladı, yoksa sadece ben kedileri seviyorum diye mi yolladı.
Benim kedileri sevdiğimi bilmesi bile çok güzel değil mi asında.
Elbette güzel.
Ama bazı şeyler güzel olmasa daha güzel. Çünkü güzel şeylerden kopmak güzel değildir.

Ne yapmalıyım ama?

Güvenliksiz rüyalar

Güvenli bir yer aramak? Rüyaların bile güvenli olmadığı zamanlarda nere güvenli olabilir ki? Rüyalar beni hep korkutur zaten, ben düşünceli olduğum zaman rahat uyuyamam, ben grip olduğum zaman rahat uyuyamam, ben genel olarak deliksiz uyuyamam.

Bu gece? Niye böyle? Belki birkaç sebep bulabilir, buraya sıralayabilirim. Her şey malum ama. Birkaç sebep işte. Sık sık olan şeyler bunlar, sanki bilmiyorum. Belki de hiçbiri değil, bilgisayarın ışığı rahatsız etti o kadar, bilemem. Ama rüyalar, uçsuz bucaksız rüyalar, hatıralar gibi akılda kalanlar.

Biz buraya daha önce gelmiş miydik rüyamda? Rüyada görülür mü aynı yerler?

"Bana aşık mısın? O zaman onunla o cafede ne işin vardı?" Düşünürsün, aslında var olmayan bir rüya anısı belirir zihninde. Senin olmayan birini aldatabilir misin? Rüyalarda aldatılır mı insanlar? Başkalarıyla gezip tozmak mı daha mutlu eder ondan gelen bir mesaj mı? Bu soruların cevabını vermeyeceğim.
Ama o mesajın uyandırdığı bir şeyler daha vardır, umut. "Eğer bunu biliyorsa, demek ki hala benimle ilgileniyor" hissi.
Ve rüyanda her uyandığında ondan mesaj gelmişse? Ve o uyanmaların hepsi rüyaysa? Kimseyi aldatamamışsan. Kimse mesaj atmamışsa. Kendini defalarca tutmuşsan "birkaç şey daha" yazmamak için. Çünkü anlamışsındır yazdığın her şeyin yapabileceklerinle kısıtlı olduğunu.

Bu da bitmedi. Sabah yazıları ya bitmek istemez, ya bitmez.

Yok dedirt bana

Başıma kötü bir şey geldi gibi, ama kötü bir şey değil işte ama ben geriliyorum böyle durumlarda, nedense.
Ben internetten G. ve Zey için kulaklık sipariş etmiştim, fermuar şeklinde, parasını da bana vermişti G. Tabii bunu bir arkadaşı görmüş bana da alsana diyor, ben de öyle bir sürü şey almayı sevmiyorum internetten, bu sefer de babam laf atıyor sürekli kargo geliyor eve diye.

Hayır da diyemiyorum ki insanlara. Biri keşke bana hayır demeyi öğretseymiş. İnşallah daha fazla kişi filan bir şey istemez çok gerilirim böyle durumlarda. İçinde para olan her olaydan nefret ediyorum belki de ondan. Hani insan geriliyor ya.

Ben insanlardan yüksek miktarda olsa bile verdiğim borç parayı geri vermeye utanıyorum, o yüzden borç almaktan filan çekiniyorum. Hani kızlara filan bir şey alırken de borç diye veremiyorum parayı, daha sonra çay ısmarlarsın filan diyorum. Ne olaydı sanki kimseye bir şey almayaydım da şimdi gerilmeyeydim.

Neyse boşver dimi? Boşver bana. Boşver.

-Kahramanımız başka şeyleri boşverince başka şeyler geliyor aklına. Yapamıyor böyle. Ama yapsın bir zahmet.-

Kısa Kısa 9

Aslında şu bilgisayarı açmaya üşendiğim iki günde anlatacak o kadar şey oldu ki, hepsini anlatmak için kelimelerimi o denli toplayamıyorum, ama dün sabahtan beri öylesine rahatladım ki, böyle olsun böyle devam etsin istiyorum, mutlu  oluyorum.

Malum perşembe günü Cem Adrian konseri vardı, aynı zamanda da okulda etüt ve veli toplantısı vardı. Okuldaki etütten kaçmak için gittik hocaya istediğiniz kadar ders çalışalım da bırakın konsere gidelim dedik, insafsız kadın 4 saat ders çalışın dedi, he dedik, tamam dedik.

Konseri anlatmak istiyorum, ama anlatmaya sözlerim yetmez. Her şey o kadar güzel görünüyordu ki öyle. Bir de sürekli patlayan flaşlar ve yanımda oturan kızın telefonunun ışığı olmasa her şey daha da mükemmel olurdu. Cem Adrian'ın şarkı söylediği zamanki tavırları, aralarda söylediği bir iki cümle bile bize göre etkileyiciydi tabii. Tekrar gelirse tekrar gitmek istiyorum, o üniversiteliler arasında ne kadar da liseli kalmış olsam da hep gitmek istiyorum.

Tabii konserden çıktım, babam da beni bıraksın diye bahane üretip onu veli toplantısına yollamıştım, arayınca geldi aldı beni. Ama girer girmez başladı sen sınıfın en kötülerindenmişsin de en sondan ikinciymişsin de sen nasıl tmciymişsin dli anlatımdan edebiyattan çok yanlışın varmış da... (Ben o sırada ygs'den bahsediyor zannediyorum iyice üzülüp triplere giriyorum, adam işlemediğim konulardan olduğumuz sene içi denemelerden bahsediyormuş sonra öğrendim) Ben de sesimi yükseltip her zamanki gibi başladım sen niye benim kararlarıma saygı duymuyorsun gibi cümlelere. Tabii ben konuşmaya başlayınca benim çeşme misali gözlerim de durmadı, onlardan da yaşlar akmaya başladı.

-Bu sırada kahramanımız kaldırımın araba park etme bölgesinde sereserpe uzanmış bir kedi görür ve ölmüş diye düşünür, onu ezmişler diye düşünür. Ben burada bağırıyorum orada kediler ölüyor ne kadar da iğrenç bir dünya diye hayıflanır. Ertesi gün bunu en az 100 kere söylese de kimsenin umrunda olmaz.-

Eve gidince de bağır bağır dolanıyorum ben "bunlar ne biçim öğretmen ben hiç bu kadar çalışmadım ki bööğğ böğğ" Babam da bana zorla meyve yedirmeye çalışıyor, babamın bir bu yönünü anlamıyorum iki mandalina portakal soyuyor ama sen seversin diyor yemeyince de küsüyor. Yahu ben orada ağlıyorum ne yemesi ne meyvesi ya? Sonra annem geldi de ben boş boş konuşurken hem kendi yedi hem bana zorla yedirdi.

Ertesi sabah güne yorgun ve kızgın başlıyorum, arada gözlerim doluyor. Okula gittiğimde yemekhaneye bizim kızların yanına gittim, gece okulda kalmışlardı. Malum işte -nasılsın -kötüyüm -aa ne oldu -şöyle böyle faslı derken ben yine ağlamaya başladım ama bu sefer bi ağlamışım iyi ağlamışım gibi oldu çünkü susamadım ilk ders boyunca ağladım, bir de ben öyle ağlayınca "ayy ağlıyorum lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayayım kendime geleyim" insanı da değilim, ağlayınca başka şey yapmak istemiyorum.

-Bu sırada kahramanımıza erkeklerden biri laf atar, ama kendisi duymaz. Akşam en iyi arkadaşından öğrenecektir ve bari ağlayan insan gördükleri sırada öküzlük yapmasalar diye hayıflanacaktır.-

Sonraki ders müdür yardımcımız Zey ve beni yanına çağırdı. Sonra da benim tüm kafa karışıklığım ortadan kalktı. Babam gitmiş hocalara "bu kızı tm'den vazgeçirin sayısalcı olsun" demiş, bana da ikili oynuyormuş. Müdür yardımcısı da dedi ki "sen babanı ikna et". Ben de ondan sonra böyle bir huzura kavuştum tüm gün gülümseyip kelebek gibi dolandım ortada. Tabii gözleri kırmızı bir kelebek, ama o da neden sonra geçti.

Çıkışta şırıl şırıl yağmur altında Zey'le dershaneye gittik, tabii ben tamamen mahvoldum yağmurdan eşarp mı dersin surat mı dersin, ama bence Zey öyle ıslak saçlarla çok şeker görünüyordu, bence bunun sebebi saçlarının kıvırcık olması. Hayatımda ilk defa hocaya soru sorma amacı ile dershaneye gelmişim ya, güzel güzel sordum sorularımı, sonra gittim üstümde ne vardıysa dershanenin kaloriferine astım. Çay aldık oturduk içtik, birkaç kızla muhabbet ettik. Çıkışta da sağolsun Zey'in babası bizi eve bıraktı. Evde de annem bana makarna yaptı, akrabalar geldi, çay içtim,  yatağımda oturup bulduğum herkese mesaj attıp ama herkes aynı anda cevap verip aynı anda gidince ben yine uyudum, ama bir güzel uyudum. Aslında hayat buradan bakınca pek güzel canım.

Yine uzun uzun bir kısa kısa yazdım, alışkanlık olmasa hepsinin adını değiştireceğim. Şimdilik hoşçakalın kediciklerim~