Karışma duygularına




Beklentilerimi değerlendiriyorum, hayır geometri çalışmaktan kaçıyorum. Çünkü geometri çalışırken sorunun anasına bacısına küfretmek istemiyorum, her şey iyi niyetimden.

Düşünüyorum, neden mutlu olmayayım diye? Ders çalışmayı sevmiyorsan çalışma. Sinemaya gitmek istiyorsan git. İstediğin şeyleri yap. Ama hayatını "Okulu bitireyim sonra istediğim her şeyi yapacağım" diye ayarlama.

"Arkadaşlarım benimle bir şey yapmıyor, anneleri izin vermiyor" deme. Bak sen her ne kadar "Bir şey yaparsanız haber verin, hep beraber" yapalım desen de onlar "Ay biz sen gelmezsin diye düşünmüştük" diye diye her şeyi sensiz yapıyorlar, çünkü seni tanımıyorlar, neyi sevip sevmediğini tabii ki de bilmiyorlar. Ne acı.

Sen kendinden bir şey beklenilmesini istemezken ondan bekleme. Mutlu olduğunu bildiğin için sevin. Seni sevdiğini bildiğin için sevin. Ama mesaj atmıyorsun ya da mesaj atmıyor diye üzülme. Çünkü biliyorsun ki sen yalnızlığını daha çok seviyorsun.

Yalnızlığı sevmek, ne kadar garip. Ama sen dünyayı kendi etrafında döndürürken yanında biri olması neyi değiştirir ki? Olmak istediğin yerde olmadığın sürece hiç. O yüzden boşver her şeyi. Sadece olmak istediğin yere git ruhun sıkılırken
.

Bir ses duysam

Gece gece aylardır, belki de yıllardır dinlemediğim şarkıları dinliyorum.
Zaten engelimi kaldırmış ona mesaj atamıyorum, ne kadar da komik.
Birkaç tane mesaj yazdım ardından da sildim. Korkuyorum. Onunla konuşmaya korkuyorum. Ona yeniden alışmaya korkuyorum. Çünkü ben hala bir bağımlıyım.
Bir şarkı dinliyorum gündüzleri, bana onu hatırlatsın diye. Sonra hoşuma gidiyor, tekrar ve tekrar dinliyorum. Bir aşk şarkısı değil, bu hoşuma gidiyor. Sözleri anlamlı, dinledikçe anlıyorum. Acaba o hala bu şarkıyı dinliyor mu diye merak ediyorum.
Ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum.
Aşk ne demek bilmiyorum.
Bağımlılık ne demek bilmiyorum.
Anlamsız ve tamamen benim uydurmam olan hislerime kendi uydurduğum isimler veriyorum.


Sonra böyle devam ederiz.
Seviyorum sesler duymayı.
Bir Ses duysam,
tekrar,
hayalimdeki gibi 

En son kendime atarlanıyordum, kaymadı dimi konu?

(Bak bunu seviyorum, tam dolmuşsun yazıyorsun sonra yanlış bir yere basıyorsun yazdığın her şey gidiyor. Bu sefer kusacak nefret kalmıyor, kızıyorsun sebepsiz yere, kendi kendine.)

Sıcacık çayımı içerken (ben aslında sıpsıcak şey sevmem, ok kaynadı mı dilimi yakar, saatlerce kaynayan çayı da sevmem, çay dediğin kaynadığı gibi taze taze içilecek, sonra kaynamaktan suyun su gibiliği bile kalmıyor) kendimden yakınıyordum. Kendimden yakınmak çok kolay aslında. Deli gibiyim, mazoşistim ben. Tüm güzel planlarımı, tüm güzel hayallerimi yıkıyorum kendi kendime. "Olmaz" diyorum, salaksın sen, safsın sen. Öyle güzel şeyler gelmeyecek başına. Sadece olduğun gibi devam edeceksin anla artık şunu." Yine de kendi iki tarafıma da inanmıyorum. Yok yok kendimi kandırıyorum. Ben hep olumlu tarafıma inanıyorum içten içe, ben mutlu olucam, pembe panjurlu evim olucak, gökyüzü bile pembeye boyanacak havaları. Komik aslında kendime hep pembeyi sevmediğimi söylüyorum ama yeri geldiğinde çok da seviyorum. Küçükken kız gibi kız olmamak içindi o kaçamaklar, şimdi kimse aldırmıyor kim pembeyi sevmiş kim moru sevmiş, renk renktir deyip geçiyorlar. Ben de demiştim ya her rengi seviyorum.

Ha, ne diyordum? İşte ben hep olumlu tarafıma inanıyorum pembe bir dünyanın geleceğini biliyorum ama o olumsuz çirkef mazoşit acıkolik tarafıma sürekli kanıyorum. Arkadaşlarım mutsuzsun dese "Mutsuz değilim, ben hep  böyleydim. Demek ki sen beni hiç tanımamışsın, ruhumun derinliklerine birkez olsun bakmamışsın be, ühü ühü, lanet olsun bu dünya" havalarına giriyorum. Sabah uyanıyorum, başım ağrıyor. Neden olmasın? Geç yatmışım, üstüne bir de yatakta da uyuyamamışım, düşünmüşüm, ağlamışım, bir de sabahın köründe çalan alarmdan sonra şimdi öteki alarm çalar kalkarım diye bir türlü uyuyamamışım. Ama ben yine de "Ühü ühü, başım çok ağrıyor, ilaç içtim geçmedi (içeli de sadece beş on dakika olmuş), babam neden domatesleri böyle doğruyor, ay başım ağrıyor kesin kanserim de gizli kanser filan, belli olmuyor, en son fenalaşınca anlayacaklar, ay ben kesin okulda bayılırım uf" havalarında takılıyorum, delleniyorum kendi kendime. Yok yok tabii ki de hiçbir şey olmuyor. Yarım saat sonra baş ağrım geçiyor. Okul da sessiz sakin geçiyor. Ama benim mutsuzluğum geçmiyor, soran olursa "ben mutluyum ya yok bir şeyim" diyorum. Ama bir şeyler var da ben bilmiyorum. Ergenlik var bende ergenlik, bir de yoğun mazoşistlik.

Galiba ben kendimi böyle yapmayı da seviyorum. Başımın ağrısı geçtiği zaman yeterince mutlu olmuyorum, insanlara inanmak istemiyorum. Ama onlar neden böyle yapıyor onu da anlamıyorum. Aramızda bir şey olunca neden ben değişmiş oluyorum? Ben hep böyle değil miydim? Şimdi bir arkdaşım da mutsuz ama konu mala bağlayınca hep benim suçum. G.'yle de böyle Alpi'yle de böyle. Sena da benim depresyona girdiğimi fark etmiş. Depresyonumun sebebi %90 ben, %10 O'nun gitmiş olması. O'nunla kavgalarımızın sebebi de aslında benim salak salak ve anlayışsız davranışlarımdı, O'nun da saygısızlığı. Olsun, kötü mü oldu? Tabii ki de kötü oldu.

Yine de ben değişmek istemiyorum, kendimi başkası olarak sevemem, sevmem, sevmek istemem.

Yine de iyi bir şey var. Her zaman iyi bir şey vardır. Sadece ben göremem.

Bu böyle kalsın.

Ama ben onlara değil de kendime söylüyorum

Aslında benimle konuşan herkese sus demek istiyorum şu sıralar

Sus, bana ders verme. Sen tanımıyorsun beni. Anlamıyorum zaten bunca zamandır tanımadın mı beni? İnsanların bana şunu yap bunu yap demesini sevmediğimi bilmiyor musun? Ben istemiyorum seni yap dediğin şeyleri yapmayı. Anla işte ben sevmeyi de seviyorum, yatağımda tüm gün yatmayı da seviyorum. Beni boş zamanlarında aramayıp işi düştüğünde ilgilenen insanları sevmiyorum. Ben yalnızlık anında baş vurulan insan değilim, ben beni sevdiği için benimle konuşan insanları seviyorum. Ben insanları sevmeden onlarla arkadaş olmam, ben insanları sevmeden onları kullanamam, ben sevmediğim bir insanla gönül eğlendirmem. Ama anlamıyorsun. (Hiçbiriniz anlamıyorsunuz, ben sizi bir kişi yaptım. Hepiniz aynısınız demek isterdim ama çok farklısınız işte. Yine de böyle söylemesi çok kolay.)

Lütfen beni sev, olduüum gibi sev. Bıktım senin yargılarından, kalıplarından. Olduğum gibi kalayım. Benim şu ya da bu olmamı isteme. Beni suçlama. Çünkü ben seni suçlayamıyorum. Canımı acıtıyorsun. Anlamıyor musun? Arkadaşsan olduğum gibi sev işte beni. Mutlu olduğum zaman bunu bana yakıştır, senin kafa güzel deme, çünkü ben böyle mutlu oluyorum.

Hayır, soğukta yalnız başıma dışarı çıkmak beni mutlu etmiyor, hayır makyaj yapmak beni mutlu etmez, hayır ders çalışmak beni mutlu etmez, hayır zengin olmak beni mutlu etmez, hayır bir şeyler için savaşmak beni mutlu etmez.

Ben olduğum kişi olarak tanındığımda mutlu olacağım. Anla bunu. Beni anla. Mutlu olmamı gerçekten iste. Senin gibi olmamı değil, mutlu olmamı iste.

Her şeyin bitişi üzer beni, tatillerin bitişi çok üzer



Saçımın pembe boyası aktığından beri kendimi boşlukta hissediyorum. Mavi olmak istiyorum. Ben mavi rengi çok seviyorum. Aslında ben o kadar rengi çok seviyorum ki, şu sıralar sevmediğim pek bir renk kalmadı gibi. Halbuki benim sevmediğim çok şey vardı. Sonra hepsini sevdim, sahiplenmeyi öğrendim.

Ah ne kadar güzel burada bir şey saçmalayabilmek. Her yazımın değerini bilmek, bir gün vazgeçmek zorunda kalabileceğimi bilmek.
Vazgeçmeyi sevmiyorum. Vazgeçmek hiç bana göre olmadı.

Ben aslında hep gururumu ayaklar altına aldırdım. O yüzden kaçtım. Utandım. Bir daha olmayacak bu. Olmamalı değil mi zaten? Ben güçlü hayır becerikli olacağım. İnsan olacağım ben. Bir şey istemediğim zaman hayır diyeceğim. İnsanlar anlamalı, bunu anlamak zorundalar. Ya da zorunda değiller. Hayır, kelimeleri toparlayamıyorum. Bunu bilmeleri gerek, eğer bilmezlerse onların sorunu olur.

Ben istediğimi izleyeceğim, istediğimi yazacağım, istediğime ağlayıp istediğime susacağım. İnsanlar bunu bilecek, sonra arkamdan ne derse desinler, o da pek umrumda değil.

Ben kötü bir kız oldum belki de, mutsuz da oldum, iyi olmak zorunda değilim ama mutlu olacağım.

Neden bilmiyorum, sadece bunları yazıyorum. Gülümsemeyi seviyorum, düşünmeyi seviyorum.

Kısa Kısa 6

Beynim bazen gerçekten uyuşmuş oluyor.
Bayramlaşma için dışarı çıktığımızda başım ağrımaya başladı, yaklaşık on gibi eve döndüğümüzde geçer gibi oldu ama saatlerdir bir şeyler okuduğum ve ya oynadığım için başımın ağrısı tekrar başladı.
Evden çıkmayı hiç sevmez oldum, bu kötü bir şey, çünkü şunun şurasında dört gün kalan tatilden sonra yine her gün dışarı çıkmak zorunda kalacağım, hayat bazen istediğimiz gibi gelişmiyor işte.
Yarın Sena'yla buluşacağız, yazın bile sadece bir kez buluştuğumuzu göze alırsak arada sırada dershanede görüşsek de onu çok özledim. İnsanlarla aramızdaki iletişimin azalmasını sevmiyorum, en azından çok yakın olduklarımla.
Diyeceğim bir şey vardıysa da unuttum galiba. Sadece zaten hissetmediğim beynim yatışsın ya da biraz hissedeyim diye burada bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Neden böyle olduğum hakkında fikir üretebilirdim, ama tahmin ettiğimin aksine dün az değil çok uyumuştum. Ve beni kötü etkileyecek bir şey var mı bilmiyorum.
Ders de çalışmadım, ders çalışmam lazım. Tüm güzel inek sınıf arkadaşlarımın aksine ben hiçbir kitap veya dergide güncele gelemedim.
Uyusam mı? Ah yazık.

Sorular bazen

Hiç aklına gelmiyor mu durup dururken gülmek?
Nasıl aynı günü yaşayıp farklı renkler görebiliriz ki?
Önemli mi yaşadıklarımız?
Aile nasıl arkadaş olur, arkadaş nasıl aile olur.
Parmakların niye acır çok yazında, gözlerin niye sulanır yerli yersiz düşününce?
Acı güzel bir şey mi hafif dozdayken?
Hiç hoşuna gitmiyor mu rengi mora çalan deriye dokundurğun zaman hissettiğin yumuşak ama derin duygu? Benim hoşuma gidiyor.
İnsanları sevmek de hoşuma gidiyor.
Ve yağmur yağmasa da yağmasını istemek, beni boşlukta hissettirmeyecek küçüklükte yerlerde gözyaşlarımın yağmur olmasını dilemek...
Çünkü insan olmak bazen budur, kendini böyle kabullenmek.
Güzel olmak değil de mutlu olmak, gülümsediğin zaman kalbini hissetmek.

Zey'in yorumu: Baymadı Bayıldım Twitter olsaydı öle öle RT'lerdim =D

Martı ve İnsan


Garip bir gülücük
Suskun bakışlar
Çünkü gerçekten hissediyor
Bir martı var kalbinde
Karşısında vapur
Ve vapurdaki simiyler,
denizdeki balıklar
Simit mi balık mı ihtiyacı olan?
Aslında insan
Onun için çırpınan
Ona bakan ve aşık olan
İnsan,
Avcıyı avlayan

Sev

Sev şarkılar
Şiir gibi sev
Aşık olmuş gibi sev
Sev duyguları
Unutmuş gibi sev
Hatırlamak için sev
Sev onu
Hep sevmiş gibi sev
Hep sevecekmiş gibi sev
Hep sev

Kırık kırtık kağıtlardan - 2

Sordu
Düşündü
Elinden kaçanları teker teker
Oluk oluk
Konuştu
Dinledi
Sesini beğenmedi
Boş zırvalar
Hep konuşurdu
Sevdi
Hep sevmezdi
Ama yalnız oldu
Sevgi hep gelmezdi


Dipnot: Sonuna "hayattan" ya da "her yerden" gibi bir şey yazmıştım ama çözemedim

Kırık kırtık kağıtlardan - 1

Merak etti
Sevgi gerçekten ne demekti
Sokaklar sevgi miydi
Bir bardak çayı öpebilir miydim
Bir kediyi okşamak sevgiliye dokunmak gibi miydi
Açlık mıydı özlem
Ve kavuşmak bir tabak soslu makarna
Bilmiyordu
Öğrenmeyecekti
Sevmeyecekti
Sadece onu seven birini severdi


Hep aynı olunca başlık bulamıyorum

Bayılıyorum bazı şeyleri, sevmek manasında olan bayılmak bu.
Her ne kadar evde olmadığım zamanlar ruhum bayılsa da evde kendi kendime sevdiğim şeyler bulup bayılıyorum.
Psikolojik bir hastalık seviyesine gelmedi henüz dışarı çıkma olayı. Geleceğini de düşünmüyorum. Arkadaşlarımla dışarıdayken mutluyum. Sadece yapacak hiçbir şey yokken oldukça mutsuzum. Bunun nedenini anlamıyorum.
Bir ara arkadaşlarımı önüme alıp kendim hakkımda bir konuşma filan mı yapsam acaba? Çünkü anlaşılmadığımı ya da alındığımı düşündüğüm anlar fazla biraz.


Bir sürü sevgi dolu cümle kurmuşken ekleyeyim yazımın ucuna, geçenlerde bir sınavdan çıktıktan sonra G.'yle kitapçıya uğradık ve boş boş dolanırken birden Duygu Asena'nın kitapları çarptı gözümüze, adına aşık olduk kitapların. Ben "Aslında Aşk da Yok"u aldım, G. "Kadının Adı Yok"u. Ve daha ilk sayfadan etkiledi kitap beni "Sevmeyen, durmak yorulmak bilmeden sevmeyenler için üzülüyorum. Sanki yaşamıyorlar gibi..." Kitabın konusuna girmek istemiyorum (zaten ben de çok giremedim kitaba) ama şimdiye kadar okuduğum 19 sayfada bana biraz dizüstü edebiyat serisinin 90'lar versiyonu gibi geldi, hoşuma da gitmedi değil. Kitabı bitirince hakkında bir şeyler yazabilirim.

Bir dahaki takıntılı ruh halimde görüşmek üzere, tatlı kalın~

Bir gün olacaklar belki de~

Delicesine istediğim şeyler, sahip olamadıklarım.

+ Kaçmasınlar kediler benden, yanıma gelip sırnaşsınlar ve kuyruklarını bacağıma dolayıp mırıl mırıl sesler çıkarsınlar.

+ Her kafam estiğinde çıkıp deniz kenarında bir bankta ve ya kayada oturabileyim. Ruhumu ve gözyaşlarımı içime değil denize akıtayım.

+ Düşündüğüm her şey geçsin defterlere, her an aklımdakiler bir yere karalansın ve içimden geçip gidenleri unutmayayım. Bakayım, hatırlayayım ve ders alayım.

+ Geceleri çok uyanmayayım, huzurlu ve deliksiz uykularla gelsin sabah. Yataktan süzülerek çıkıp harika bir kahvaltı yapayım, sabahları öyle aç kalmayayım.

+ İşletebileceğim bir yer olsun, bir cafem olsun. Canım sıkılınca garsonluk yapayım, tüm gün oturup çay içip pasta yapan insanları izleyeyim.

+ Bir oyunu geçemediğimde benim için geçen bir insan olsun, hayranlıkla izleyeyim.

+ Yaptığım şeylerle dalga geçeyim, ama yine de yapmaya devam edeyim.

+ Sözlere takılmayayım, insanları her zaman seveyim. Kırıldığım zaman bunu göstermekten korkmayayım.


+ Sevileyim, çok sevileyim ve isteneyim. Sevildiğimi iliklerime kadar hissedeyim.

Anlamsızlıklarımdan doğanlar

Ah ne kadar da takıntılıyım.

İnsanların bana şefkat duymasından korkuyorum.
Normalde bunu sevmem gerekmez miydi?

Mesela bugün G., Zey'le şarkı sözleri hakkında konuşurken "Loretta bizi anlayamaz çünkü onun ruhu çok güzel." dedi, aslında normal bir insan buna çok sevinir değil mi? Sevinmedim, hatta çok üzüldüm. (Onlara dokunmayan şarkılar bana dokunuyor, onları ağlatmayan şarkılar beni eziyor. Sadece hissettiğim zaman dinliyorum. İnsana değil şarkıya bağlanıyorum. Onlar farklı görüyor ben farklı. Bazen her şey aynı oluyor, duygularımı anladıklarını zannediyorum ama olmuyor gibi bazen de. Galiba hepimiz farklıyız, o işte.)
Çünkü ben onun demek istediğine değil de cümleye baktım. Ruhumu görmüş müydü ki? Ne kadar kırılgan olduğunu biliyor muydu? Bazen hatırladığım şeyler yüzünden zırıl zırıl ağlamak istediğimi ama kendime hakim olmak zorunda hissettiğimi biliyor muydu? O bana iltifat etmek istedi ama ben kendi içimde buhranlar yaşıyorum. Çünkü insanların beni gerçekten tanıyıp tanımadığını sorgulamak zorunda hissediyorum. Acınası ben.

Bir de babam durduk yere başımı okşadığında ya da bana iltifat ettiğinde kalbim acıyor ve gözlerim sızlıyor. Ne bileyim sanki muhtaçmışım da beni avutuyormuş gibi, sanki o çok mutsuzmuş da bana mutlu görünmeye çalışıyormuş gibi, sanki bir kabahatim varmış da benden saklanıyormuş gibi. Niye içim acıyor benim? Onun yerine mutlu olup şükretmem gerek değil mi? Babam beni seviyor, ben de onu seviyorum. Bir babam var, tanıdığım çoğu kişinin babası yanında olmadığı halde. Ama normal davranırken daha güzel. Şefkat kendimi suçlu hissettiriyor.

Ben bunları hissedince kendimden korkuyorum. İnsanların muhtaç oldukları şeyler niye beni korkutuyor?

(Aklıma geldi, neden yazıyorum ki bunu şimdi? Küçükken bundan yaklaşık altı yıl önce -o kadar büyümüş müyüm vay be- arkadaşlarımla kaynaşmak için onları taklit ederdim bazen. Geziye gidecektik beraber, ikisi az para getirmişti yanlarında ötekiler gülünce ben de güldüm ama fazla mı güldüm? Hatırlıyorlar mı bunu? Gülmek istemedim ama. Çünkü bence çok normaldi. Sadece o an onları kırdığımı düşünüp onlardan daha fazla kırıldım. Çok da iyi arkadaşım değillerdi ama. Ben niye kırıldım?)

Mim - 3




Vampiring beni mimlemiş, çok teşekkürler ki~
Ben de şimdiden bu mim'i yapmak isteyen herkesi mimliyorum ^.^

~

1- En çok kırıldığın/incindiğin kelime?
"Sıkıldım"

2-"Herkesin kullandığı bir kelime olur, ama senin için bir insan olur, o özel insan o kelimeyi kullanınca alınırsın" ne düşünüyorsun?
O insan sürekli o tür kelimeler kullandığı için alıştım galiba.

3-Seni en çok duygulandıran şarkı?
Buraya 5-6 şarkı yazmıştım, sonra kafama dank etti ve hepsini sildim.
Sabahları dinlediğimde gözlerimi dolduran, her dinlediğimde içimi buruk bir havaya sokan bir şarkı var.

4- Daha önce seni bırakan birisi geldi senden ikinci şans istedi sen de verdin ama buna rağmen yine bırakıp gitti...Şimdi pişman! Ne yaparsın, ne hissedersin?
Aynı beni anlatıyor bu şarkı. Yine pişmansa sevinirim, her ne kadar salak olduğumu düşünecek olsam da beni hala sevdiği için mutlu olurum, inanmam başta ama sonra inanırım. Kendime çok kızarım, sinirlenirim, ama yine de affederim. Şimdiye kadar hep öyle oldu.

5-Nefret mi aşk mı?
Aşk.

6-Birinin kalbini kırdığında nasıl gönlünü alırsın?
Ona sürekli mesaj atarım, ararım, özür dilerim, hediye alırım. Orada olduğumu hissettirmeyince barışmıyor benimkiler, ya da bana öyle geliyor.

7-Nasıl ağlarsın? Bağırarak mı? İçine akıtarak mı?
Ağlamaya göre değişir, mesela biriyle konuşurken ya da dert yanarken ağlarsam ciyak ciyak sesim çıkıyor, çünkü ağlamam tamamiyle istemsiz oluyor ama yine de konuşmamı bölmek istemiyorum.
Eğer gerçekten içimde bir şey varsa da ağlamışsam, kendi kendime ağlamışsam sessiz sessiz ağlarım.

8-En korktuğun şey?
Yalnızlık. Yanında maddi-manevi kimsenin olmaması.

9-Ruhun sıkıldığında ne yapmayı seversin? Kendini nasıl sakinleştirirsin/dinlendirirsin?
Dizi izlerim, en iyi o geliyor çünkü kendi problemlerimi tamamen geride bırakıyorum.
Kitap okumak ve müzik dinlemek de seçeneklerin arasında.

10-Bazen kızılmasından hoşlanırsın, peki en çok ne için kızılmasını seversin?
Galiba birini beklesem ve beklediğim kişi "beklemeseydin ya, yazık sana" diye kızsa mutlu olurum. Bir şeyleri her şeye rağmen yapmayı seviyorum.

11-Şiir/müzik/öykü/deneme?
"Peruk Gibi Hüzünlü" demek istiyorum bu soruya cevap olarak. (Bilmeyenler için, Peruk Gibi Hüzünlü Yalçın Tosun'un ikinci hikaye kitabı, kitabın bölümleri şiirin dizeleriyle başlıyor, Mabel Matiz de bu şiiri besteleyip harika bir şarkı haline getirdi. Deneme niteliğinde değil ama hikayelerin insanın içine işleyen kısımlarını ve bazı bölümlerini öyle olarak ele almak istiyorum.)
Çünkü hepsinin yeri çok ayrı bende. Hepsi huzurumun temel taşları. Okumak ve dinlemek en harikası.
Tabii ben yazacaksam deneme.

12-En son ne için ağladın?
Garip bir şekilde hatırlamıyorum. "Hiç güzel bir şey yapmıyorum" diye üzüldükten sonra ağladım, "yine de hayat güzel, her şey benim elimde" diyerek huzura kavuşarak uyudum galiba.

13-Birinde hemen etkilendiğin özellik?
Nerede neyi konuşacağını bilmesi galiba.

14-Dayanamadığın şey?
Karşıdakini anlamadan yargılamak ve bir düşünceye ölümüne bağlanmak.

15-En sevdiğin duygu?
Huzur.

Neden hep ağlıyorum, kendime hissettirmeden

Kızdığım şeyler var aslında. Mesela "çıkmak" kavramı. Ben kimseyle çıkmadığım için galiba. Ben (eski)sevgilimle hiç çıkmadık, o bana öyle bir şey sormadı, ben de. Çünkü garip geliyor. Nereye çıkıyoruz ki? Tek seferlik ilişkilere çıkmak deniyor galiba. Çıkarsın, sinemaya ya da yemeğe gidersin, sonra ayrılırsınız ve birbirinizi aramak zorunda değilsinizdir. Çünkü rahat olan budur. Bense hiç beceremem öyle şeyleri, biri hayatıma girdi mi tam girsin isterim. Arasın, mesaj atsın, konuşalım, canımız sıkıldığında birbirimize gelelim. Arkadaş ya da sevgili fark etmez.

En iyi arkadaşımsa bana hep gönül eğlendirmenin "sevip-bırak"manın normali ve sağlıklısı olduğunu savunuyor. İnsan üzülmüyor, ayrılınca kin tutmuyormuş. Ama ben onun sevmek dediği şeyin benim bildiğim sevgi kavramına uymadığını biliyorum. Çünkü şuan sürekli dalga geçtiği bir kızla çıkmayı düşünüyor, çünkü kız ona feci derecede yazılıyor. Bense tabii ki onaylamıyorum. Sebebi kızın alt tabaka insanı olarak nitelendirdiğim düzeyde olması değil (bu nitelendirmede bana ait sadece, gerçekte insanların öyle komik boşluklarda olabileceğine inanmakta zorluk çektiğim için öyle diyorum, gerçekten alt tabaka olduğu filan yok kızın, ırkçı-ayrımcı-aşağılayıcı bir insan değilim), kızı gerçekten sevmemesi. Hani "elimizdekiyle yetinelim" filan diyor ya deli oluyorum. İnsanlar nasıl böyle rahat olabiliyor. Hani seversin anlarım, ama sevmediğin birine gereksiz değer vermek ve sonra canın sıkıldı diye köşeye atmak? Film gibi geliyor bunlar bana.

Bunlar olunca o tür şeylere alışmış kızlar üzülmez belki, o erkekler için zaten sorun yoktur. Ama böyle büyüyen insanın aşka inancı nasıl devam ediyor? Birkaç yıl önce derdim, çocukken yani "Aşka inanıyorum ama ben asla aşık olmayacağım." diye. Aşık oldum mu? Bana öyle geliyor. Arkadaşım olmadığını söylüyor. Çünkü bu aşk değil fazla uzatmalı sevgi kategorisiymiş. Ben niye bunlara çok takılıyorum? İnsanların rahatlıklarını mı kıskanıyorum yoksa acıyor muyum?

Bir tanecik öteki arkadaşımsa bundan üç yıl önce çıkma zart zurtlarına tamamiyle son verdi ve kısmet kısmete, aşık olan filinta gibi çocuklar sürekli peşinde. Yani arayınca bulunmuyor, kendinden eminsen gözün hiçbir şey görmüyor, gerçek aşk gelene kadar bekleyebiliyorsun demek ki.

Ben çok mu aceleci davrandım? Ama bugün Alpi'yle konuşurken "He yav he he" dedim ve bana aynen onun gibi konuştuğumu söyledi. Bir "he yav he he"den ruh eşinizi bulduğunuzu düşünebilir misiniz? Ben düşünmem, ama yine de bana bunu söylediği için Alpi çok acımasız. Zira özlediğim kişilere benzediğim iddia edilmemeli.

Ben bu gece çok sarhoşum demek istedim, ama tdk öyle olmadığımı söylüyor, her neyse ben sarhoş kelimesinin zıt anlamlısıymışım bugün, bugün çok düz dudaklarım, gözlerim ıslanmadan ağlıyorum.

Galiba bana mesaj atan kimse olmayınca böyle hissediyorum.

Akışkan bir madde gibiyim, hangi kalıba koyarlarsa öyle görünüyorum


Şimdi uyumak istiyordum aslında, uzun zamandır uyumak istiyordum. Ama yazmak istedim, yine şimdi. Çünkü her şeyi şimdi yapmazsam bir daha yapamayacağımı biliyorum ben. Ben anlık bir insanım işte. Şimdide yaşıyorum, şimdide ölüyorum. Ne olduğumu ve olacağımı bilmiyorum, sadece oluyorum.

Bugün dersteydik, dershanede. Hangi ders olduğunu hiç hatırlamıyorum. Bana göre hepsi aynı gibi. Sadece bazı hocalar iyi bazen hocalar o kadar da iyi değil diye sınıflandırabiliyorum, sonra fazla takılmıyorum, oradan çıkınca bitiyor orası benim için. (Aklıma gelmişken söyleyeyim, dün ani tırdılar. Ama bu sınıf daha iyi gibi. En azından daha az boş insan var.) Ne diyordum? İşte oturuyorduk Zey'le, bana annesinin giydiklerimi beğendiğini söyledi, değişmişim filan. İltifat hani. Tabii ki de yakın bir arkadaşımın ailesi tarafından beğenilmek oldukça güzel. Ama eskiden beni beğenmediklerini biliyorum. Bir kelimeyle tanımlamıştı beni, alışık olmadığım bir kelime o yüzden hatırlamıyorum, aklımda kalan manası olarak "boş beleş insan" diyebiliriz. Hani ben "açıklı saçıklı" filan giyinince, istediğim gibi davranınca filan öyle oluyormuşum galiba. Halbuki ben kendi (aslında oldukça uzakta olan) çevremle ve yaşıtım olan akrabalarımla kendimi kıyaslayınca eskiden de çok usturuplu hissederdim kendimi. Tek değişen şey giyim tarzım olunca mı ben değişmiş oluyorum.

Hayır tabii ki de ne annesine ne de Zey'e kızmıyorum. Çünkü o zamanlar biz o kadar yakın değildik. İçimde olanları çoğu insan bilmiyordu. Bir sevgilimin olması? Eskidendi. Şimdiki aklımla onu öyle sever miydim bilmiyorum. Hayır, bunu değiştiğim gibi bir sebepten dolayı söylemiyorum. Eğer beni sevmeye devam edeceğini bilseydim onu milyonlarca kez severdim, ki yine de seviyorum. Sadece onun beni öyle sevmediğini biliyorum.


Peki niye "Ne yani onu hala seviyor musun?" dediğinde bi garip hissettim? Sorunun cevabı nasıl oluyor da "Seviyorum. Seviyorum da hani hem seviyorum hem sevmiyorum." gibisinden bir şeyler olabiliyor? Ben onun beni sevmesini seviyordum, kimse beni sevmiyor zannederken sevmesini. Bilmem belki sevmek ve sevilmek kavramları beraber gözümü doyuruyordu, halbuki ben öyle hissederken arkadaşlarım sevdiğimi bile görememiş, çünkü ben sevdiğimi göstersem de duygusal görünsem de (ki oldukça öyle görünüyorum) hissettiklerim gösterdiklerimden çok çok daha fazla.

Neyse, artık boş insan değilmişim ya. İnsanlar ne düşünüyorsa öyledir olsun. Ben nasıl hissediyorsam hep öyle olayım.

Kafamda olanları gerçek hayattan daha çok seviyorum

Söyleyecek bir şeyler bulmak istiyorum. O'ndan başka söyleyecek bir şeyler. Çünkü o yok artık, olmayacak da.
Ama ben aşırı derecede takıntılıyım insanlara karşı. Belki de bundan altı yıl sonra unuturum onu. Çünkü altı yıl yeterli gibi. Altı yıla kadar o kesin başkasını bulur ve benim bir sebebim olur.
Aslında unutmak istemiyorum. Çünkü onu seviyorum. Ama tekrar olsa senden hoşlanıyorum bile demezdim.
İç sesim diyor ki "Haha, %100 ergen oldun. Kınadığın her şey başına geliyor."
Ve iki gündür bu şarkıyı oldukça çok dinledim.
FD zaten dinlerken huzur bulduğum nadir sanatçılardan.

Dokunsam da, özlesem de aynı hüzün.

Her şeyi tekrar yaşamak isterdim, daha çok sevmek için





Başımdan geçen olaylar demek isterdim, hiçbir olay geçmedi başımdan.

Dün Zey'le beraber "Ses" adındaki bir korku filmini izledik, pek korkmadık, güldük biraz, biraz da romantik yerleri vardı ama sadece konuşmalar.
Ardından da küçüklük fotoğraflarımıza baktık, küçüklük dediysek de iki yıl öncesi sadece. Çabuk mu büyoruz bilmiyorum. Büyümek zor galiba. Daha doğrusu fark ettiğin zaman zor.

Ben bugün de baktım fotoğraflara. Ama fotoğraflar anıları hatırlatıyor bana. Anılar kokuları, duyguları. Ağlamak istiyorum işte böyle olunca.
Küçüklükte bir arkadaşım, ya da arkadaşım gibi bir şeydi işte. Twitterda görünce kendi fotoğraflarını sordu. Ben iki tane bulup paylaştım. Aslında daha çok vardı ama onları bulamadım. Galiba atmışım ya da birine vermişim.

En çok pişmanlık duyduğum şeydir geçmişimin kıymetini bilmemek. Yırttıklarım. Attıklarım.

Ama her şeye rağmen sadece resimlerde ve yazılarda değil de insanların kalbinde iz bırakmak beni insan gibi hissettiriyor. Gerçekten var olduğumun kanıtı.

O an için ben kendim olabiliyorum.

Ve ağlamak isteği o kadar güzel ki özlemden ve mutluluktan.
Bu duyguların bitmesini istemiyorum.