Yok dedirt bana

Başıma kötü bir şey geldi gibi, ama kötü bir şey değil işte ama ben geriliyorum böyle durumlarda, nedense.
Ben internetten G. ve Zey için kulaklık sipariş etmiştim, fermuar şeklinde, parasını da bana vermişti G. Tabii bunu bir arkadaşı görmüş bana da alsana diyor, ben de öyle bir sürü şey almayı sevmiyorum internetten, bu sefer de babam laf atıyor sürekli kargo geliyor eve diye.

Hayır da diyemiyorum ki insanlara. Biri keşke bana hayır demeyi öğretseymiş. İnşallah daha fazla kişi filan bir şey istemez çok gerilirim böyle durumlarda. İçinde para olan her olaydan nefret ediyorum belki de ondan. Hani insan geriliyor ya.

Ben insanlardan yüksek miktarda olsa bile verdiğim borç parayı geri vermeye utanıyorum, o yüzden borç almaktan filan çekiniyorum. Hani kızlara filan bir şey alırken de borç diye veremiyorum parayı, daha sonra çay ısmarlarsın filan diyorum. Ne olaydı sanki kimseye bir şey almayaydım da şimdi gerilmeyeydim.

Neyse boşver dimi? Boşver bana. Boşver.

-Kahramanımız başka şeyleri boşverince başka şeyler geliyor aklına. Yapamıyor böyle. Ama yapsın bir zahmet.-

Kısa Kısa 9

Aslında şu bilgisayarı açmaya üşendiğim iki günde anlatacak o kadar şey oldu ki, hepsini anlatmak için kelimelerimi o denli toplayamıyorum, ama dün sabahtan beri öylesine rahatladım ki, böyle olsun böyle devam etsin istiyorum, mutlu  oluyorum.

Malum perşembe günü Cem Adrian konseri vardı, aynı zamanda da okulda etüt ve veli toplantısı vardı. Okuldaki etütten kaçmak için gittik hocaya istediğiniz kadar ders çalışalım da bırakın konsere gidelim dedik, insafsız kadın 4 saat ders çalışın dedi, he dedik, tamam dedik.

Konseri anlatmak istiyorum, ama anlatmaya sözlerim yetmez. Her şey o kadar güzel görünüyordu ki öyle. Bir de sürekli patlayan flaşlar ve yanımda oturan kızın telefonunun ışığı olmasa her şey daha da mükemmel olurdu. Cem Adrian'ın şarkı söylediği zamanki tavırları, aralarda söylediği bir iki cümle bile bize göre etkileyiciydi tabii. Tekrar gelirse tekrar gitmek istiyorum, o üniversiteliler arasında ne kadar da liseli kalmış olsam da hep gitmek istiyorum.

Tabii konserden çıktım, babam da beni bıraksın diye bahane üretip onu veli toplantısına yollamıştım, arayınca geldi aldı beni. Ama girer girmez başladı sen sınıfın en kötülerindenmişsin de en sondan ikinciymişsin de sen nasıl tmciymişsin dli anlatımdan edebiyattan çok yanlışın varmış da... (Ben o sırada ygs'den bahsediyor zannediyorum iyice üzülüp triplere giriyorum, adam işlemediğim konulardan olduğumuz sene içi denemelerden bahsediyormuş sonra öğrendim) Ben de sesimi yükseltip her zamanki gibi başladım sen niye benim kararlarıma saygı duymuyorsun gibi cümlelere. Tabii ben konuşmaya başlayınca benim çeşme misali gözlerim de durmadı, onlardan da yaşlar akmaya başladı.

-Bu sırada kahramanımız kaldırımın araba park etme bölgesinde sereserpe uzanmış bir kedi görür ve ölmüş diye düşünür, onu ezmişler diye düşünür. Ben burada bağırıyorum orada kediler ölüyor ne kadar da iğrenç bir dünya diye hayıflanır. Ertesi gün bunu en az 100 kere söylese de kimsenin umrunda olmaz.-

Eve gidince de bağır bağır dolanıyorum ben "bunlar ne biçim öğretmen ben hiç bu kadar çalışmadım ki bööğğ böğğ" Babam da bana zorla meyve yedirmeye çalışıyor, babamın bir bu yönünü anlamıyorum iki mandalina portakal soyuyor ama sen seversin diyor yemeyince de küsüyor. Yahu ben orada ağlıyorum ne yemesi ne meyvesi ya? Sonra annem geldi de ben boş boş konuşurken hem kendi yedi hem bana zorla yedirdi.

Ertesi sabah güne yorgun ve kızgın başlıyorum, arada gözlerim doluyor. Okula gittiğimde yemekhaneye bizim kızların yanına gittim, gece okulda kalmışlardı. Malum işte -nasılsın -kötüyüm -aa ne oldu -şöyle böyle faslı derken ben yine ağlamaya başladım ama bu sefer bi ağlamışım iyi ağlamışım gibi oldu çünkü susamadım ilk ders boyunca ağladım, bir de ben öyle ağlayınca "ayy ağlıyorum lavaboya gidip elimi yüzümü yıkayayım kendime geleyim" insanı da değilim, ağlayınca başka şey yapmak istemiyorum.

-Bu sırada kahramanımıza erkeklerden biri laf atar, ama kendisi duymaz. Akşam en iyi arkadaşından öğrenecektir ve bari ağlayan insan gördükleri sırada öküzlük yapmasalar diye hayıflanacaktır.-

Sonraki ders müdür yardımcımız Zey ve beni yanına çağırdı. Sonra da benim tüm kafa karışıklığım ortadan kalktı. Babam gitmiş hocalara "bu kızı tm'den vazgeçirin sayısalcı olsun" demiş, bana da ikili oynuyormuş. Müdür yardımcısı da dedi ki "sen babanı ikna et". Ben de ondan sonra böyle bir huzura kavuştum tüm gün gülümseyip kelebek gibi dolandım ortada. Tabii gözleri kırmızı bir kelebek, ama o da neden sonra geçti.

Çıkışta şırıl şırıl yağmur altında Zey'le dershaneye gittik, tabii ben tamamen mahvoldum yağmurdan eşarp mı dersin surat mı dersin, ama bence Zey öyle ıslak saçlarla çok şeker görünüyordu, bence bunun sebebi saçlarının kıvırcık olması. Hayatımda ilk defa hocaya soru sorma amacı ile dershaneye gelmişim ya, güzel güzel sordum sorularımı, sonra gittim üstümde ne vardıysa dershanenin kaloriferine astım. Çay aldık oturduk içtik, birkaç kızla muhabbet ettik. Çıkışta da sağolsun Zey'in babası bizi eve bıraktı. Evde de annem bana makarna yaptı, akrabalar geldi, çay içtim,  yatağımda oturup bulduğum herkese mesaj attıp ama herkes aynı anda cevap verip aynı anda gidince ben yine uyudum, ama bir güzel uyudum. Aslında hayat buradan bakınca pek güzel canım.

Yine uzun uzun bir kısa kısa yazdım, alışkanlık olmasa hepsinin adını değiştireceğim. Şimdilik hoşçakalın kediciklerim~

Neden saklanalım

Galiba insan ilişkileri "gizliliğe" kadar sürüyor. Hayır öyle bir gizlilik değil, baştan gizlediğin şeyler değil, hiç söylemediğin şeyler değil. Utançtan, isteksizlikten, umutsuzluktan gizlemek. Daha önce gizlemeye hiç gerek duymadığın şeyleri "karşıdaki ne düşünür" diye gizlemek, yanlış talil yapmak. Karşıdaki gerçekten senin söylediğine kötü gözle bakar mı bilinmez, ama sen bir kere öyle düşünmüşsündür ya, işte, sana göre öyleyse öyledir der, geçersin.

Ben düşünüyorum işte. Niye düşüneyim? Düşünmeyeyim.

Kalorifer Yanmamış

Eve gideyim bugün, dersin. Eve gideyim, nasılsa kızlarla gitsem canım sıkılacaklar, gülüp duracaklar, benim hiç gülüp durasım yok bugün.

Eve gelirsin, asansör bozuk. Asansör niye bozuk? Beş kat çıkarsın. Kapı kilitli. Kapı niye kilitli? Evde kimse yok. Evde niye kimse yok? Evde biri olsaydı daha mı iyi olurdu? En sonunda haber alırsın, kimse gelmiyor eve. Yalnız yalnız oturacaksın. İşin gücün ne? Açarsın bir yazı yazarsın, yazı süsü verilmiş yazılar yazarsın.

Çerez tabağında hiç kaju kalmamış.

Bizim kombinin fişi mi varmış.

Hadi biri saçımı maviye boyasın.

Hadi insanlar yapalım dediklerimi yapsın.

Arkadaşımız daha çok seviyor ama gidemiyor diye hayatımızın ilk konserinden bahsedemeyelim.

İstediklerimi sesli dile getirdiğimiz için pot kıralım, sonra düzeltmeye çalışırken iyice batalım. batalım.

Sonra neden canın sıkıldığında ona mesaj atasın? Her canın sıkıldığında ona mesaj atasın? Can sıkıntısını giderme özelliği mi var? Varsa var, ardında yeni sıkıntılar var.

Boş ver otur oturduğun yerde işte, bir şeyler ye, gülüyormuş gibi yapp. Şşt ağlama bak, zaten ağlamazsın sen, neden ağlayasın ki neden yokken, boşluk varken.

Hadi eyvallah buraya.

Mor Mürekkep bitti (kitapların üstüne söz söylemeli mi)

Yazmışım, anca yazmışım bu ay ben, baya yazmışım ama nazar değmesin.
Yazmakla kalmadım, baya da okudum demek isterdim ama 3 kitap daha. 3 yeter mi? Yetmez. Ama ben bugün Mor Mürekkep'i bitirdim ve Göz'ü neredeyse yarıladım. Mühim olan kitabın güzelliği, gerisi kendinden geliyor zaten.

Mor Mürekkep'te altını çizdiklerim, ten rengi bir kalemle:

*
Aşktan bahsettik, aşkı tanımıyorduk. Öldük, ölmüyorduk. Sadakatten söz ettik, sadakati bilmiyorduk. Sevdik, aslında sevmiyorduk. Aldık, veriyorduk; verdik, alıyorduk. Söz yerini buluyordu sadece, iyi düşünüyordu, ...
(-18)
*
Söylemesek ölürdük.
İnanmadan söyledik, yine öldük.
(-18)
*
Öyleyse? Yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar. Ölmeyi bilmeyen. Ölmeyi beceremeyen.
Bir "yazar" atık "yazamaz" olduysa,
Bilin ki ya sahiden yaşıyordur.
Ya da sahiden ölüyordur.
(-25)
*
Onun için çizip dururuz altını okuduğumuz satırların, bizden sonra okuyacaklara bir sesleniş: Bak senin için çizdim altını şu satırların. Bak!
(-93)
*
...kayıp bir cennetin hatırlamasıyla acı çekiyoruz.
(-104)
*
138. sayfanın sol kenarına karalanmış "çok güzel"
*
Ve ölümü tadacak olmanın garantisi, tatmayacak olmanın tahayyülünden ne güzel.
(-148)
*
Hasret varsa bir yerde mutlaka vuslat da olmuş olmalı.
(-151)
*
Niye bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde.
(-215)
*
Güller ve Dikenler (219) çok güzeldi. Kitabı kapatmadan yüreğimize iyice işlemek için sanki.

Sonra, kitabın en sonuna iliştirdiklerim:
Bitti?
Nasıl bitti?
Tekrar bitmeli.

Okuma Şenliği - Kış 2013




Hazır kitap okuma çalışmalarıma hız vermişken böyle güzel bir etkinlikle karşılaşmam benim için harika oldu aslında. Hemen bir liste oluşturmaya başladım, Sonuçta katılırsam hiçbir şey kaybetmem dedim, hem oldukça faydalı değil mi böyle destekler almak :) Pinnuccia'nın bloguna ve dolayısıyla bu şenliğe ulaştığım için gayet mutlu oldum, yaklaşık üç saattir kitap seçiyorum kendime.

Yarın Mor Mürekkep'i bitiriyorum ve 2013 Kış Kitap Okuma Şenliği için Göz'e başlıyorum :)

3 Mart'a kadar okuyabildiğim kadar okuma dileğiyle~


1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan bir kitap okuyanlara.
Göz / Stephan King / 329 sayfa / Altın Kitaplar

2. Kategori (10 puan): Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.
Dostoyevski - Ölü Bir Evden Hatıralar I (Çevirisi Ölüler Evinden Anılar olarak geçiyor, ama bendeki baya eski bir basım olduğu için adı böyle) (248 sf.)

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara.
Al Yazmalım, Selvi Boylum / Erken Gelen Turnalar / Fuji-Yama / Deniz Kıyısında Koşan Köpek / Cengiz Aytmatov / 359 sayfa / Cem Yayınevi

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara.
Dostoyevski – Budala (726 sf.)

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuyanlara.
Orhan Pamuk – Benim Adım Kırmızı (472 sf.)

6. Kategori (15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman okuyanlara.
Araba Sevdası / Recaizade Mahmut Ekrem / 306 sayfa / Bordo-Siyah

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara.
(Kitap arayışındayım)

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.
J.R.R. Tolkien - Hobbit (425 sf.)

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara.
Soğuk Kahve / Ahmet Batman / 224 Sayfa / Destek Yayınları

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap okuyanlara.
Viladmir Nabokov – Lolita (alınacak) (Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklandı)
José Mauro De Vasconcelos - Şeker Portakalı (200 sf.) (ötekini bulamazsam diye yedek)

11. Kategori (25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara.
Sinan Meydan - Atatürk ve Kayıp Kıta Mu (240 sf.)

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını veya romanını okuyanlara.
Leo Buscaglia - Sevgi

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.
Ay Hadi İnşallah / Pucca / 330 sayfa / Okuyan Us

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.
Dan Brown – Davinci Şifresi (495 sf.) (-2003)

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara.
C.S. Lewis - Kozmik Üçleme (225-280-420 sf.)

Kitap, hayal, kurgu

Annem geldi, kargo geldi, kitaplarım geldi.
Kitaplar. En güzel şeyler kitaplar.
Ay Hadi İnşallah, Gidiyorum Bu, Göz. Yolda görsem alacağım ama görmeyi bekleyemediğim kitaplar hep. Bekleyemediğim öteki kitaplar hala kitapçı raflarında, bekleyemeden aldığım kitaplar hala evimin tozlu raflarında.
Yalnızlığa en iyi çare kitaplar, yalnızlaştıran kitaplar, uzaklaştıran kitaplar.
Hayatınızda insanlar varken sonra okurum dediğiniz, aldığınız, alıp da bitirmediğiniz zaman hiç okuyamadığınız kitaplar. Siz derken ben.
En sevdiğim kitaplar hikaye kitapları, ondan sonra deneme. Aklımda tutmak zorunda olduğum bir ton yorucu şeyler içermeyen kitaplar. Duygulu kitaplar. Düşünceli kitaplar. Çünkü psikoloji bir yerden sonra duruyor bilmeyen için. Örneğin arkadaşınla konuşursun,
-Sen sorunlu olmayı seviyorsun
-Sorunlu olduğumu biliyorum ve kendimi de böyle seviyorum
-Ama böyle olmamalı, bu bir sorun
-İşte bu da bir sorun, sorunlu olanı sevmek de sorun sorunlu olmak da sorun, her yere kadar sorun, peki yapılması gereken nedir, sevmeyi bırakmak ve tamamen mutsuzluğun içine mi çökmek yoksak severek mutsuz olmaya devam mı etmek?
Böyle gelişmez işte o konuşmalar. Susarsın, susar. İmalı imalı bakar hep insanlar. Sen de bakarsın. Baksın.
Kitaplar diyordum, okurum bir ara. Seviyorum ya okumayı. Okuyorum artık. Boşluk filan doldurduğu yok, dolduruyorsa kendi eksikliğini, fazlası değil.
Gözlerim doluyor arada. Kitaplarda. Hayallerde. Düşünüyorum bazen "Nerede kaldı annem?" sonra gözlerim doluyor, çünkü insanlar böyle endişelenir. Sonra başka hayaller, başka düşünceler. Ama ağlamıyorum, çünkü insanlar ağlayanları sevmez.


Kıp kıp hisler



Ne kadar da yoruluyorum akşama kadar, özellikle de aynı gün içinde birkaç tane mekanda bulunduysam eve geldiğimde haşatım çıkmış oluyor.

Dünkü sinirimin ve stresimin yerine bugün önünü alamadığım bir huzur ve kıpır kıpırlık vardı içimde.

Öyle ki o başlarda pek sevemediğim, sonra oldukça sevdiğim, sonra daha daha sevemediğim dershane sınıfımı iki gündür oldukça seviyorum. Hayırdır inşallah diyeyim, belki bir iki arkadaş ediniriz sınıftan önümüz açılır.

Dün sınıf son derste bambaşka bir haldeydi. Akıllı tahtadan bi çocuğun youtube kanalını filan açtılar, çocuk şarkı yazıp söylüyormuş filan. (Aytüş'ün abisi de tanıyormuş çocuğu, ama git döv dediğimizde dövmemişti, çünkü kim olduğunu anlatamamıştık, hani o çocuk var ya tip tip bakan o çocuk bu çocuk.) Ben ikinci tenefüste etrafta bonibon yiyerek ve insalara yer misin yesene niye yemiyorsun gibi sorular sorarak dolaşıyordum, öteki tenefüs bu rapçi çocuk bonibon almış benim sıramın yanından geçerken kalemkutumun içine baktı bir sürü bonibon kapağı kendininkini de verdi, iyi bir insanmış meğersem. Sonra sınıftaki iki kaykaycı kızdan biri kalktı keman çaldı. Bu şehrin neresinde kayıyor o kaykayı diye tip tip baktığım halde (ki kaykay bence çok güzel bir icat, küçükken abimin de vardı binerdim) keman çalmasına saygı duydum. Daha güzel çalanını duymasam daha da saygı duyardım. Ama kız kemanı bırakıp ardından bir Sezen Aksu söyledi ki o sesindeki inişler çıkışlar derken arkasından ağlayarak koşup "Let me love you!" diye bağırasım geldi. (Bu let me love you olayı benim çocukluğumdan içimde kalan şeylerden biri.) Sınıftaki yetenekler sadece bunlar değil, bir çocuk var Allah'ım o nasıl bir resim yeteneğidir hayranlıktan eriyip bitiyorum! Kırmızı kalemimi istedi al bütün kalem kutusu senin olsun sen yeter ki resim çiz diyesim geldi, işim gücüm yok çocuğun defterini dikizliyorum. Onunla daha önce bahsettiğim bir Askerin Çocuğu vardı, beraber origami yapıyorlar. Çocuk benim önümdeki sıraya oturduğunda kağıttan çiçek yapmıştı. Ama çok yetenekli. Neyse buna sonra bi ad buluruz.

Bugün de işte son ders çok sevdiğimiz coğrafya hocasının işi varmış gelememişti onun yerine çok kafa olan türkçe hocamız geldi ne yaparsanız yapın dedi filan. Kızlar oradan fotoğraf çekiyorlar hoca arkadan kulak yapıyor, Zey bir arkadaşla el kızartmaca oynuyor çok eğlenceli geçti. Sosyalleşmek benim için çok büyük bir umut kaynağı.

Ayrıca bugün Ateşi Yakalamak'ı izleyebildim ve Finnick'i yerim demeden duramıyorum, kitaptaki kadar mükemmelliği yansıtacak bir oyuncu seçmeleri iyi olmuş. Gerçi ben her zaman daha çok ayrıntı verdikleri için kitapları tercih ediyorum ama filmin grafikleri gerçekten hoşuma gidiyor, kaliteli yapmışlar.

Çok şükretmek gerekiyor böyle günlere, her günümüz böyle olsun, hatta daha da güzel olsun da tantuniciye gittiğimizde "ne böyle balkondaki tüm masaları sevgililer kapmış, bizim sevgilimiz bile yok" diye üzülmeyelim :)

Dipnot: Demin milletin facebookunda araştırma yaptım hepsi çok havalı insanlar kendimi sınıfa layık hissetmemeye başladım ._.

Defterimden - 6

30 04 2013

Bir hikaye yazmak istiyorum olur olmadık yerlerde olur olmadık insanlar çıkaran karşıma. Başladığım işi erken bitirmek yakıyor beni. Öyle uzun uzadıya yazdıkça bir şeyleri canım sıkılıyor, yüreğim yıkılıyor. Ama bırakırsam da en olduk yerde bir eksiklik ve yetersizlik hissi kaplıyor yüreğimi.

Defterimden - 5

30 04 2013

Yanaklarına konan solgun birer öpücük gibi narin adımları yavaş yavaş ilerliyor hayatın içince. Her zaman yaşanmamışları yaşayan bir çocuk olan ruhun ayaklarından daha ağır basıyor.

Ben kendimi gayet net duyuyorum

Şu sıralar en sevmediğim şey konuşmak oldu galiba, ya da konuştuktan sonra "Ne dedin?" demeleri. Çünkü bir kez diyeceğim şeyi on kere yirmi kere demekten bıkıyorum, ne dediğimin anlamı kalıyor ne de deme isteği. Hani o hiç sevmediğim "Tamam ya bir şey demedim" insanları var ya, sonunda onlar gibi olacağım diye korkuyorum. Sırf o yüzden susmak istiyorum. Susayım konuşmayayım kimse duymasın. Çok lazım olursa yazayım.

Saat ikiyi geçmeden



Uykum geldiğinde geveze olurum ben hep. Börek yaparken bu kadar konuşmam normalde, normalde konuşmam konuşunca ağlarım çünkü. İstesem şimdi de ağlarım ama canım istemiyorum o yüzden ağlamam. Bir sürü kelime var hep aklımda, kulağa güzel geliyorlar mı bilmiyorum, aklımda bir şeyler var kulağa güzel gelsinler diye, onları da söylemek istemiyorum. Onlardan da korkuyorum.

Börek yaparken dedim. Hep ölümlü düşünüyorum. "Ölümlü, ölümsel, ölümcül, ölüm" hep öyle şeyler işte. Neden bunu düşündüğüme pek emin olamıyorum, galiba şimdiyi yaşayamamanın verdiği bir his bu. (Aslında his tam olarak karşılamıyorum bunu, duygu-his-düşünce-ruhsalbirşeyler, yok gelmiyor bir türlü o kelim, hiç duymadığım bir kelime, yaşamadığım bir şey bu.)

Bir hikaye okudum. Varlığını bildiğim bir insanın birbirine benzeyen birçok hikayesinden biriydi. Sadece bunun sonu farklıydı. Yalnız ya da yarım kalmış sayılmazdı. Hatta biraz da hentai gibi bir şey olmuştu. (Evet, o kelimenin türkçesini kullanmak bana iğrenç geliyor. Galiba ben hala oldukça utangaç bir insanım. Öyle görünmesem de.) Bunu boşverdim sonra. Yine de öteki hikayeleri okumam gerek. Çünkü bir şeyler değişmişse (iğrenç bir şekilde bile olsa) başka şeyler de mi değişmiştir merak ederim.

Neyse boşverelim şimdi onu. Ben yaşamak istiyorum. Çünkü yaşaadığım her an yaşamaktır zaten. Yaşadığımız her an ömürdür. Giden ömürden gitmez, ömür bizimle beraber gider. Yaşasan da yaşamasan da gider. O yüzden yaşa ve beraber gittiğini söyle.

Mesafeler diyorduk. Mesafeler sevgiye etki etmez. Seversen seversin sevmezsen sevmezsin. Sadece dürüst olman gerek. Yıllar sonra bakıp ya "İyi ki peşimi bırakmamış." dersin, ya da "İyi ki kurtulmuşum ondan.". İstediğin kurtulmak değilse ve tercihin eninde sonunda ondan yana olacaksa o zaman sadece yaşa. (Neden kendi köşene çekiliyorsun? Neden konuşmuyorsun. Ya da tek konuştuğun bensem başkasıyla konuşmuyorsun. Kimseyle konuşmak istemiyorsan neden çok fazla ders çalışmıyorsun? Neden bir şeylere aşırı derecede bağlanmıyorsun? Sen nelerden korkuyorsun? Neden korkuyorsun? Yaşa, çünkü ben öyle istiyorum. Öteki türlü ölürsen de ağlamaktan başka bir şey yapamam.)

Başım ağrıyor, gözlük taktığım için mi ağrıyor yoksa ışıklar yandığı için mi? Uyumam gerek. Uyuyayım ben.

(Dün ne dediğimi unuttum.)
(Bugün ne dediğimi unuttum.)
(Ben hep unuturum.)

İğrençlikler

Bazı şeyler iğrenç.
Bazı şeyler gerçekten iğrenç. Kusmak istiyorum. Rahatsız oluyorum. Başım dönüyor. Kusmak istiyorum.
İnsanlar bizi nasıl hayal kırıklığına uğratabilir? Hikayeler bizi nasıl hayal kırıklığına uğratabilir?
Başkalarının en güzel hikayesi bize nasıl böylesine iğrenç gelebilir? Bunlar hep görecelilik tabii.
Başkasının sevgi kavramı bizimkine uymaz, başkasının aşk kavramı bizimkine uymaz, başkasının hayalleri bizimkinden çok uzaktır.

Uyumak ve iğrençlikleri beynimden atmak istiyorum~
Çoğu şeyi hep iğrenç buluyorum, bazen hoşlanıyorum.

O kadar güzel olsaymış bura, değermiş

Galiba ben,
canım sıkıldığında bademciklerimin bile fotoğrafını çektiğim için fotoblog olamayacağım.
Ya da elim kesildiğinde yarabandı yapıştırmak yerine fotoğrafını çektiğim için.

Denemeye de mi değmezmiş?

Hissettiklerini söylemezsen söylediklerini hissettirirsin

Ne zaman öldük?
Ne zaman ölür insan?
Neden bunca düşündüğüm şeydir ölüm?
Ölüm bana hiç...
Ölüm bana hiç...

Olmuyor bak işte, gelmiyor o kelimeler, uygun kelimeler. Bulamıyorum ben kelimeleri, sevmiyorum beklemeleri. Niçin bekleyemiyorum öyle? Aramıyorum sahip olmak istediklerimi. Olsun ve bitsin istiyorum demek. Olsun ve bitsin.

Korkutuğum sen miydin gerçekten? Senin kaybın, alışkanlıklarımın yok oluşu, hep kafamı kurcalayan gereksiz şeyler.

Sadece gitsek ve uğraşmasak, sadece zaman geçse ve ölsek, yaşamasak.

Tesadüler mi gerek planlar mı? Yıllar sonra buluşur muyuz yoksa öylesine karşılaşır mıyız? Hem karşılaşsak konuşur muyuz? Hiç konuşur muyuz? Ağlarken konuşur muyuz? Yoksa unutur muyum konuşmayı ve sadece geri dönüp ağlar mıyım? Ne yapmam gerekir benim? Ne yaparım?

Aman! Neden kendi kendime gelin güvey olup duruyorum? Aramızda hiçbir şey olmadı. Olmayacaktı. Olamayacaktı. Belki de olmayacak. (Olsun istiyorum değil mi? Hem de nasıl istiyorum. Ama şimdi istemiyorum. Yine de yaşarken yerimde duramıyorum.)

İkimiz de yaşıyorsak ne mesafesi?

İkimiz de öleceksek ne beklemesi?



(Bütün söylediklerim yalandır benim, ben şarkıları sözleriyle dinlerim.)

Uzun zamanlar


Ona onu sevdiğimi söylediğim günden beri onsuz geçen zamanlar bana asırlar gibi geldi.
Ama bir asır belki de bir aydan fazla sürmedi.
Ne kadar çocuğum, ne kadar komiğim.
Ne kadar anlamsız, ne kadar karışık.

Ben sadece yok olmak için bahane arıyorum. Çözümlerimi varlıkta bulamıyorum bir türlü. Ya da zaman geçmeden, asırlar binyıllar olmadı gelemem kendime. Zaman geçsin istiyorum. Uyuyayım ve uyanayım zaman geçsin istiyorum. Uyuyorum ve uyanıyorum hala aynı yüzyılda tıkılı kalıyorum. Ben gitmek istiyorum. Ben en çok kalmak istiyorum. Bilmiyorum ki kalınca ben yine ben, gidince ben yine ben. Sadece değişen insanlar, bir de ben.

Hiç bitmiyor, hiçlik de bitmiyor

Çünkü her şey bitiyorsa da gece bitmiyor işte.
Böyle uyku gelmiyor.
Şarkılar da bitmiyor.
Kasedi başa sarmaktan bıktım,
Hayat bir türlü bitmiyor

Her zaman , böyle işte

Bazen sadece ağlayamazsın işte. Bazen de sadece ağlarsın. O an tek amacın ağlamaktır. Çünkü başka şey düşünürsen daha da çok ağlarsın. Kızabilirim. Daha çok kızabilirim ve daha çok üzülebilirim. Kendime kızabilirim, ya da başkalarına kızabilirim. Her şeyin sonunun her zaman aynı olacağını bile bile ne yapmak istediğimi anlamadan bir şeyler yaptığım için kendime kızabilirim. Ama kızmakla bir yere varamayacağımı da biliyorum. Yaralarımı saracak kimse yok, gözyaşlarımı silecek kimse yok, çünkü insanlarla konuşup dert anlatacak mecalim yok. Çünkü kimse neden bu kadar takıntılı olduğumu anlamaz. Çünkü kimse neden bu kadar aşık olduğumu anlamaz. O bile anlamadı, kimseler mi anlayacak?

Düşünemiyorum mantıklı mantıklı

18.18 biri beni düşünüyor diyerek girmek istiyorum yazıma. Peki biri beni düşünüyor mu? Ne bileyim, niye düşünsün ki hem. Onca dakika saniye salise varken "dur bekleyeyim de havalı bir saat çıksın o zaman düşünürüm" diyecek hali yok insanların. Zaten düşünen her zaman düşünür düşünmeyen hiç düşünmez. Hatta düşünen bazı insanlar her olayı her insanı onunla bağdaştırmaya çalışır. Acaba o da bu insanı daha önce görmüş müdür, acaba o da bu yemeği yerken benim düşündüğüm gibi düşünmüş müdür, aynı tadı almış mıdır diye düşünür. Ben yaptığımdan değil, bir arkadaş öyle yapıyormuş. Yoksa ben kim düşünmek kim ehe ehe.

Havadan nem kapıyorum şu sıralar. Her şeye mi alınıyorum? "İstersen sen gidebilirsin."den çıkardığım sonuç "Ha ben sizinle beraber gitmek için bekliyorum ama siz benimle geçirdiğiniz zamanı bensiz geçirmeyi tercih edersiniz, fazlalığım ya hani ben sizin aranızda" oluyor. Mesela "Kimin umrunda" dediğinde biri benim dediğim bir şeye sinirleniyorum, hayatımda asla kullanmadığım bir söz öbeğini kullandım mesela geçen gün, ne kadar da sıradışı ne kadar da çirkef ve umarsız hissettirdi bana, bir daha söylemek istemedim "Tamam söylemedim ben bir şey". Kendisi zaten kullanmayı sevmediğim, duymayı binlerce kat sevmediğim bir cümle. Biri söyleyeceği bir şeyi söylemekten vazgeçtiği ya da ben anlamadığım zaman tekrar etmediği-açıklamadığı zaman deliriyorum, kan beynime sıçrıyor, gözlerim kararıyor, vücudumda adını bilmediğim sinirlenmeyi ve gerilmeyi sağlayan bir sürü hormon salgılanıyor. Peki ben ne yapıyorum? İç çekip kafamı çeviriyorum. Ben alttan alıyorum. Belki de karşımdaki insanı yeterince sevmediğim için böyle yapıyorum.

İnsanlar hakkında kötü şeyler düşünsem ona da razıyım. Ben insanların benim hakkımda kötü şeyler düşündüklerini düşünüp ona üzülüyorum ve sinirleniyorum.

Bazen sadece kaçmak istiyorum.

Çıt çıt sabahlar

Sabah sabah çekirdek yemek midemizi bozar mı? Hayır, aslında cips yemek istedi canım, yanız başıma kahvaltı yaparken gözüm televizyonun yanında duran pringles kutusuna takıldı. Kahvaltı yapmak? Bir parça ekmeğin arasına konulmuş peynir-domates-salatalık, ardından da iki dilim salam. Ben bunu kahvaltı olarak nitelendirmeyi pek sevmiyorum aslında, ama bunu bulamayanlar da diyip şükretmek gerek.

Ben yine de kahvaltı yaparken yanımda birilerinin olmasını isterdim, birisi çayımı tazelesin isterdim. Çok severim ben çayımın tazelenmesini, çünkü halim olduğu zaman başkasına çay doldurmak için bahane verir bu bana. Ama öyle romantik hayaller kuramıyorum, yatakta kahvaltı yapmayı sevmem, ne varsa yatağa dökülüyor sonra gücün varsa çarşafları silkele. (Yine de anneme yatakta kahvaltı götüren tek kişi olmanın değerini taşımayı çok seviyorum, o dert etmiyor benim dert ettiklerimi mutlu oluyor.) Ama güzel olmaz mıydı sırtını yatağa dayayıp halının üzerinde kahvaltı yapmak? Sus, sus olmasın. Boşver yap işte kahvaltını kocaman mutfak masasında tek başına.

Salam diyordum. Kahvaltıda salam yeriz, hem de çiğ çiğ. Çoğu insan kahvaltıda kavurma-adana dürüm-döner gibi şeyler yemeyi garip bir davranış olarak bulur. Halbuki çiğ et yemektense pişmiş et yemek daha güvenli değil midir? Bense kahvaltıda her şeyi yiyebilirim. Aslında şuan çekirdek yemek yerine iki gün önce mantıyı yemek isterdim, aslında yerdim ama yoğurdunu beğenmedim, zaten ben güzel yapamıyorum, yoğurdu da kötü olunca iyice mutsuz etti beni. Zaten dün karnıma az biraz çiğköfteyle doyurdum o da mutlu etmedi beni. Kadın Psikolojisi kesmiyor bünyemi, Mor Mürekkep'e başladım, ilk hikaye çok güzeldi. Hikayeleri çok seviyorum, kısa kısa parça parça olan şeyleri seviyorum. Parça parça yaşayalım hayatı istiyorum.

Çekirdek kilo aldırır mı? Bilmiyorum. Bugün pek bir şey yapmak istemiyorum. (Sabah sabah gelip de ne o konuşmalar? Başını iki elinin arasına al da düşün demek ne demek? Düşünüyorum düşünüyorum ve ben bir sonuç bulamıyorum, bir hedef bulamıyorum. Gelecekte sadece mutlu olmak istiyorum başka bir şey düşünmek istemiyorum. Bıkıyorum. Üzülüyorum.)

Galiba bu da böyle yarım kalacak~

Üzgünüm, ona mesaj atmaktan korkuyorum. Ahah teşekkür ederim dedi, bu beni mutlu etmeliydi, bu beni mutlu etti, sonra geçti. Neden geçti? Çünkü ben ona dert yanamam, ben ona başımdan geçenleri anlatamam, ben onunla telefonda uzun uzun konuşup da "sen kapat, hayır olmaz sen kapat" muhabbeti yapamam. (Aslında bu kontejyanı doldurmak için sevgiliye ihtiyacım yok, aynı muhabbeti abimle de yapıyorum. Hatta iyi geceler dedikten sonra ben konuşurken kapattım zannedip kapatmış, sonra da geri aradı sen kapat dedi.)

Sevdiğimiz insanlarla beraber hayaller kurarız, sevdiğimiz insanlardan korkmayız, sevdiğimiz insanlardan çekinmeyiz. Beni farklı kılan budur belki insanlardan çekiniyorum çünkü her daim kırılmaktan ve kırmaktan korkuyorum. Bu da beni neredeyse dürüst olmayan bir insan yapıyor. Neyin neden sır olmak zorunda olduğunu anlamam, benimle bir derdi olup da başkasına söyleyenleri anlamam, hatta gidip kızarım insanlara bunu duyunca. (6. sınıfta bir arkadaşım aramızın eskisi kadar iyi olmadığını söylemiş başka bir arkadaşıma, ben de gittim ben seni çok seviyorum diye tokat attım kıza. Sevgimi şiddetimin altına gizliyorum.) Bence bir daha görmeyeceğim insanların benim hakkımda düşündükleri önemli değildir, aslında önemli olan ben beni dışarıdan görsem kendim hakkında düşüneceklerimdir, tabii bunu gizler başkalarına mal ederim.

Bazı insanlar var hayvanlara kötü muamele ediyorlar, bağırıyorlar, kovuyorlar, ciyaklıyorlar. Bazı insanlar var minnacık çocuklarına (ki bence çocukların yeterince beyni yoktur) o insanların hayranlara ettiğinden daha kötü muamele ediyorlar, sinir oluyorum. Öyle bir insan olmamak için dua ediyorum, çünkü öyle olsa kendime hak veremem kendimden nefret ederim diye düşünüyorum. Ama çocuklarını şımartan insanlardan da iğreniyorum. (Galiba bunu söylememde iki gün önce müdürün kızının annesinin telefonunu alıp bize oyun indirmesi, ama hiçbir oyunu beğenmemesi etkili.) Belki de ben sadece bir şeyleri eleştirmek için yer arıyorum, çünkü ben hiçbir konuda iyi değilim ve kendi kötü özelliklerimi başkalarının kötü özelliklerini bularak gözardı ediyorum.

Ben nereden geldim bu konulara? Of işte ona mesaj atamıyorum ya, boş boş konuşuyorum. Çünkü mesaj atmak kötüdür. Çünkü ben mesaj atmak istemiyorum diye dört saattir telefonumu elime almıyorum. Ben ne yapıyorum onu da anlamıyorum ki, birdenbire hiçbir şey yapmadan vakit gece yarısına varıyor. Günlerdir erkenden uyuyan ben bu vakti görünce oldukça şaşırdım.

Sadece yakınmak istiyorum aslında şuan. Neden bir geleceğimiz yok diye ağlamak istiyorum. Çarşıda sevgilileri görüp de Buju'ya yavşamak istemiyorum ben. İnsanların çok tatlı ya da yapmacık olduğunu görüp de ağlamak sonra uyuyakalmak istiyorum. Ama gözlerim şişmesin, çünkü o zaman girip gibi görünüyorum. (Hayır yalan söylüyorlar güzel görünmüyorum.) Her şeyi uzatmak istiyorum, bu yazıyı sonsuza kadar uzatmak istiyorum, çünkü uyumak istemiyorum. Ona tekrar bir şeyler yazmadan uyumak istemiyorum. Ama yazamıyorum.

O yüzden bunu da bitiriyorum -buraya ne yazdığımı hatırlamadan-


Kısa Kısa 8

Acaba kedilere alerjim mi var diye düşünmeye başladım bir an. Çünkü dershane dönüşü baya bi kedi sevdikten sonra şuan sol elimin üstü kıpkırmızı ve kaşınıyor. Ama ben kediyi sağ elimle sevdim, öyleyse niye sol elim kaşınıyor? Demek ki kedilere alerjim yok, belki de halının tüylerine alerjim vardır, olumlu düşünelim.

Bugün çok güzel bir gündü aslında. Arada bir hissettiğim o aldatılmışlık duygusu vardı yine ama günümün güzelliğini bozmaya yetemezdi. Cem Adrian konserine gitmek için ön sıradan aldım biletimi, o kadar heyecanlıyım ama daha ne giyeceğimi bile bilmiyorum. İnşallah çok güzel geçer konser, gerçi ben ağlamaktan korkuyorum ama o kadar da olsun canım.

2 gece önce başladığım Yüreğimin Sesini Dinle'yi bitirmek beni mutlu etti. Ardından da hiç hız kaybetmeden Nevzat Tarhan'ın Kadın Psikolojisi adlı kitabını okumaya başladım. Aslına bakarsanız bu tür kitapları kadınlardan çok erkeklerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta kadın kendisini ve kendisi gibi olanları az çok bilir, ama erkekler kadınları daha fazla tanısalar çok daha iyi bir dünyada yaşayabiliriz. (Hayır, bence çok feminist olmadı.) Bunu da bitireyim hiç hız kaybetmeden Nazan Bekiroğlu'nun Mor Mürekkep'ine başlayacağım. Nazan Bekiroğlu uzun zamandan beri okumak istediğim bir yazar, evde de çokça kitabı var, hayırlısı olsun. Çok eksiğim, çok geride kalmışlığım var, tamamlamalıyım her şeyi.

Bugün fark ettiğim bir şey daha var ki, sürekli aralıksız olarak mesajlaşmayı ben de sevmiyorum galiba. İnsanlar mesajlarıma cevap vermediğinde tabii ki de sinir oluyorum ama neredeyse altı ay boyunca insanlarla aralıksız mesajlaşmak da sanki kendine ayıracak zamanının tamamen sıfıra inmesi gibi bir şey. Artık korkuyorum ki telefonu elime alayım, çünkü biliyorum mesaj gelecek. (Benim elim geçti bu sefer yüzüm kaşınıyor ya nolur yine başlamasın yazınki gibi kabar kabar, çok korkuyorum.) Hadi konuştuğumuz da adam gibi bir şey olsa, "he, ok, hmm, ya, yee, yoo, ya ya ya, şarkısözleri, he yav" böyle konuşma mı olur kafam girsin bu konuşmaya. Zey'e söyledim bugün "Ben olsam gider söylerdim mesajlaştığım insanlara" dedi. Ama daha önce söyleme çabalarına girdiğimde ya alınıp şakaya vurdular ya da tamamen şakaya vurdular ya da ben tamamen paranoyağım. Sevgiyi öldüren de bu sürekli cevap bekleme-kaçış olayı galiba.


Kendimle bu denli çelişmeme şaşırıyorum.


Kısa Kısa 7


(Yine) ben özümde çok iyi bir insanımdır diyerek mi girsem konuya? Ne diyebilirim ki özüm çok iyi, sonra onun biraz yukarısında iğrenç çirkef biri var, onun yukarısı adeta bir melek, en dış tabaka da anlamsızlığın vücut bulmuş hali.

Bugün dershaneye gitmedi, hatta bu haftaiçi hiç dershaneye gitmedim. Tabii siz normal insanlar için bu normal bir olgu olsa gerek ama arkadaşlarıyla zaman geçirebildiği tek yer dershane olan ben için sıradışı bir şey. Çünkü benim arkadaşlarım haftanın yedi günü dershaneye gitmese içlerinde huzursuzluk belirtileri oluşur.

Bu hafta hiç dershaneye gitmememin temel nedeniyse açık ve net olarak geçen hafta pazartesi mi salı mı hatırlamıyorum (aman ne fark eder) dershaneye gitmemem. Sanki seslendiğini duyabiliyorum sevgili kedicik. Neden mi dershaneye gitmemem daha çok gitmememe sebep oldu? Tabii ki de her canlının içinde olan o aldatılmışlık duygusu. Ben sevgilimi kedilerden, oyuncak ayımı etraftaki herkesten kıskanan bir insanım. Gel de bunu kıskanma hani. Yani ben o gün gitmedim G. ve Zey başbaşa gittiler ya dershaneye, böyle aralarında bir şey uydurmuşlar, bir de sevgili gibi bakışmalar canlı canlı tavırlar filan, hadi bunu geçtim. Ben öteki gün bunlarla dershaneye gittim, bildiğin iki sevgilinin yanında süs köpeği gibi gezdirdikleri 3. şahıstan hiçbir farkım kalmadı ortada. Bu dünyada sevgililerin yanındaki 3. şahıs olmaktan daha kötü bir şey varsa o da sevgili olmayan ama sevgili gibi davranan iki kızın yanındaki 3. şahıs olmaktır. Ki ben bunu gidip de onlardan birine söylesem ya surat büküp kusmuk bakışı atacak ya da ağzının içinden filan söylenecek. Bi de hadi onu geçtim G. arka sıraya Zey'in yanına geçip beni yalnız bıraktı, ve ders boyu fısır fısır konuşup dahil olmaya çalıştığımda susuyorlar. Bir haftadır!

Yani aslında derdimi anlatamıyorum onlara da. Mutsuz olduğum ya da göründüğüm için kaçıyorlar belki de benden. Belki de kaçılması gereken bir insanımdır ben. Mesela Zey "Dershanede seni mutlu etmek için her şeyi yapıyorum sen mutlu olmuyorsun!" dedi. Peki ne yapıyor? Cevap vermedi. Çünkü yaptığı tek şey ona buna laf atmak o kadar. Bunu söylediğimde de yine suçlu benmişim gibi yargılanıyorum. Ya da G. "Ay seni çok özledim yaa" diyor. Hani özlediysen gel yanıma otur, iki kelime kur tatlı tatlı konuş. Çok mu uzaktasın engel olan bir şey mi var sana? Öğle arası Eliş'le kantine gitmeyi düşündük sonra ona dedik gelir misin diye yok ders çalışıcam dedi madem öyle biz de gitmeyelim dedik yukarı çıktık. Tüm öğle arası yukarıdaydık ve o gelmedi. Neden? Çünkü kantindeydi.

Mutlu olmamı istediğini söyleyip mutsuzluğuma dokundurma yapmaktan öteye gitmeyip çabalamayan arkadaş, özlediğini söyleyip de sanki köşe bucak kaçan bir başka arkadaş, bir de ilk mesajı atıp da konuşmak istemediğini söyleyen eski sevgili. Söyleyin şimdi bunların arasında ne fark var?

(Evet, bencilim, kıskancım, kindarım, ama gidip de insanların suratına çirkeflik yapacağıma beni okumak zorunda olmayan insanlara anlatmak daha kolay değil de ne?)

(Benim kısa kısalarım pek mi uzun oluyor ne?)

Ama üzülmeyeyim, iki hafta sonra bir Cem Adrian konserine giderim Elişimle pek bir güzel rahatlarım.

Bu yazı aç acına yazılmış, acıktıran bir yazıdır


Dilim yandı, sıcak şeyler yiyip içince dilimin yanmasını hiç sevmiyorum, kaynayan çayı içip de dili yanmayan insanlara hayran oluyorum. (Hay aksi, mantıya tuz koymayı unuttum)

Yemek pişirmekten anlamıyorum, hani pişirmesine pişiriyor insan olmadı makarna koyuyor o kaynıyor pişiyor ama bende şöyle bir sorun var yemeğin tam anlamıyla pişip pişmediğini, tuzunun az mı çok mu olduğunu anlayamıyorum. Hani biri getirse hamura dönmüş makarna yedirse ben sıcakken onun pişip pişmediğini anlayamam. Bu ne kadar kötü bir özellik bilmiyorum. Galiba çok kötü. Hayatın boyunca çiğ yemek yemeye lanetlenmiş olmak gibi.

Zaten bugün öğle yemeğinde herkes benim annem şöyle salata yapar, ay salataya da şu yakışır diyip duruyor ben ne annemin yaptığı salatayı seviyorum ne de salatadaki zeytinyağını. Madem vitamini şeyetmiyor fincanla iç bardakla iç ne diye salatanın üstüne bardak bardak zeytinyağı boşaltıyorsun ki? Ha bi de acı sebzelerin salataya koyulması var, bana mı öyle geliyor yoksa iğrenç mi oluyor tadları? Mesela ben kısacık ömrümün %80'inde hiç roka yemedim, yediysem de fark etmedim, ama bilinçli olarak yediğimde tadını gayet de basit ve gereksiz buldum. Haa tabii bi maydonoz kadar ottan farkı yok değil, hiç yoktan kötü de olsa tadı var. Her şeyi geçtim salata rahatlamak ferahlamak gibi amaçlarla yenmiyor muydu ya? Acı biberin ya da kırmızı biberin salatada ne işi var hiç anlamıyorum, gerçekten anlamıyorum. Salata ve yemeği aynı tabağa koymayı da hiç sevmiyorum, yediğin yemeğe suyu yapışıyor öyle vıcık vıcık lapa gibi.

Ama çok mu eleştirdim ki?

İçimdeki boşluğu yiyecekleri düşünerek kapatıyorum. Bulduğum her boşlukta "Açım!" diyorum.
Aslında şu sıralar pek o insanlarla konuşabileceğim boşluğu bulamıyorum ama o başka yazının konusu olsun.

Annem gelsin de yiyelim şu mantıyı!

Kırık kırtık kağıtlardan - 3

Eflatun bey yavaşça ağladı. Hayatı gözlerinin önünden geçmişti bir an. Bazen komik gelmişti ama çokça ağlatmıştı onu işte. Kaybettikleri, kazandıkları, umdukları. Ah ne güzeldi umdukları, asla sahip olamasa da. O çok severdi böyle şeyleri, umut filan hani. O güzel hayaller, sonsuz söğüt ağaçları, hatırlamadığı gül bahçeleri... Güller... Ah ne kadar da sevmezdi gülleri. Sanki kraliçeler gibi, köylü kızların güzelliğini örtüyor, onlardan aşağı olsa da hep daha güzel geliyor.

Şiir - 7

Gözkapakların, kapalı
İçinde gözyaşların
Gözyaşların akmak bilmiyor
Gözyaşların durmak bilmiyor
Durma, ağla, kim ne yapacak sanki
Sıkılmışsa ruhun ve kuramıyorsan hayaller,
Ağlarsın işte, hayat böyle
Basit, sıradan, belli ne yapman gerektiği
Sadece boşvermen gerek düşüncelerini
Seni sen yapan duyguların
Ve ağla ki aksın duyguların
Ve ağla ki yokolsun duyguların

Şiir - 6




Ben, beni on geçe
Zaman durdu
Korkular doldu içime
Zaman acımasız
Akmaya devam edecek

Gerçekten zaman mı durdu? Yoksa ben mi? Durmak mı istedim?
Bu hayatta kıpırdamadan durmak.
İhtiyaç duymadan,
çabalamadan.
Durmak güzel şeydi.
Ama hep bitti.

Sonları hiç sevmezmişim




Galiba sonları hiç sevmiyorum ben. Yok yok, hiç sevmiyorum gerçekten. Filmlerin sonlarını, kitapların sonlarını, biten dizi bölümlerini...

Ağlatan şeyleri de hiç sevmiyorum, tabii mutluluktan değilse. Şey aslında çok seviyorum ama saklamak istemiyorum. Mesela My Sister's Keeper'ın başından sonuna kadar zırıl zırıl ağlamıştım ama sevdim. Fringe'in son bölümünde de ağladım, AnoHana desen bir animenin ilk bölümünde ağlanır mı hiç? Ama ben onda da ağladım.

Ama hiçbir şeyin sonunu sevmedim. Çünkü sonlar pat diye oluyor, bitmek için oluyor, ben bitmeleri sevmiyorum. Sonunda bittiğini belli etmesinler de bundan sonrasını daha sonra öğrenirsin şimdilik git uyu desinler istiyorum.

Ya da biten her şey rüya olsa, hiç olmasa. Çok mu bencilce böyle düşünmek? Hiç beceremiyorum biten şeylerden ders çıkarmayı. Ya da bir şeylere ara vermeyi. Tenefüslerde sınıftan çıkmayı bile sevmem ben, bir de ilişkileri nasıl bitirreyim? Aman yine geldik aynı konuya. Kafam patlayacak yeter.

Ne yapıyorum ben? Mesaj atıyorum "sevmiyorum seni" diyorum, defalarca mesaj atıyorum hatta. Sonra hakaret ediyorum, sanki lanetlercesine kehanetlerde bulunuyorum, oldu olacak bir de voodoo bebeğini filan yapsaydım. Anlamıyorum ki, o sevip sevmediğini bilmiyor bana connected'dan mesaj atıyor, beni unutamadığını söylüyor, ben de konuşmak istemiyorum, sevdiğimi söylüyorum ama konuşmak istemiyorum. Sonra biri aynı yerden mesaj atıyor ben de o mu attı diye sinirlenip ona mesaj atıyorum, ama o gün baya kötüydüm, normalde çok sakinimdir ama ellerim ayaklarım titriyor böyle. (Hep G.'den kaptım bu özellikleri biliyorum.) O değil, ama bu sefer o mesaj atıyor bana, whatsapp'tan yazıyor, ben konuşmak istemiyorum, sonra o konuşmak istemiyor, ama konuşuyoruz. Sabah da numaramı sil diyorum siliyor. Sonuç? Bu sefer ben ona gmail'den mesaj atıyorum. Ama konuşmak istemiyorum. Sevgilim olsun istemiyorum. Yine de atıyorum. Salak mıyım? Oho, hem de nasıl salağım. Ama neyi neden niçin yaptığımı bilmiyorum. Depresyona filan giriyorum, boş boş düşünüyorum. Hiç gelecek görmüyorum, ama hem gelecek yok hem bugün yok dün de zaten buğulu.

Ben en iyisi beynime biraz reklam arası vereyim.


Uzak dur benden beynimi alıp götüren baş ağrısı

Böyle içimde bir boşluk filan var sanki.

Sabah kalkıp da okula gitmek istemiyorum diye okula gitmemek güzel bir duygu aslında. Yarın gitmek zorunda olmak güzel bir şey değil. İnsanlar istiyor diye bir şeyler yapmak güzel değil, bana ne ben altı saat ders çalışmak istemiyorum diyip de çalışmamak güzel ama onun sonucu güzel değil.

Keşke zamanı durdurup sonsuza kadar evimde otursam diye ne kadar da çok düşünüyorum.

Etrafta insanlar olmadıktan sonra boşluk olursa olsun.

İçimde kalmasın, burada kalsın

Bugün o kadar çok bir şeyler yazasım vardı ki, gelin görün erken yatmaya karar verdiğim için bilgisayarı hiç açmadım, şimdi açarsam da açıldı da yazdım da derken saat gece yarısını bulur diye düşündüm, son çare tabletten gireyim dedim. dedim demesine de bu nasıl bir işkence böyle? Ben cümleyi yazıp bitiriyorum harfler anca anca görünüyor, yazım yanlışı imla filan hep zor zanaat, hak veriyorum hep yamuk yumuk yazan insanlara.

Bugün de pek eğlenceli bir gün değildi zaten, gerçi servise binene kadar güzel sayılabilirdi (kedi gördüm sitenin bahçesinde, hem de yavru, vaktim kısıtlı olmasa uzun uzun severdim ama azıcık sevip gitmem gerekti, kedileri seviyorum işte, bir de sevdim ve bitti edebiyatı çok güzel yapılıyormuş kedilerin üzerinde, geçen okumuştum bugün de fark edip kendi kendime yaptım) ama okul zaten beni mutsuz ediyor, üstüne bir de okul müdürü konuştu da durdu, hepimizin içinden adama bağırmak ya da odasından çekip gitmek geldi, lakin akıllı uslu burslu öğrenci olmanın getirilerinden birine sahip bir halde, asaletimiz ve ezikliğimizle dikildik adamın önünde, ondan sonra ders boyunca adama küfret dur. (Ben hala iyi şeyler düşünmüyorum ama halka ifşa etmemeyi şimdilik benim için daha iyi buluyorum.

Aslında ben çok mutsuzdum ama sinirimi başka tarafa yöneltince baya-biraz yatıştım gibi. Birkaç saat önce olsa ağlardım buraya, bir de zar zor yazmasam uzun uzun derdimi anlatırdım. Olsun, şimdilik böyle olsun.

İyi geceler~

Boşvermeli mi?

Boş mu vereyim?
Boşvereyim.
Ne kadar iğrenç bir şey seni sevmeyen insanların ardından, seni sevsinler diye koşmak, çabalamak. Ne kadar acınası, ağlatası.
Boşverelim.
Güzel şarkılar var, filmler-diziler var.
Olmayan şeyler olmaz zaten, olacağı yoktur.
Sevilmiyorsan sevilmezsin, seveceği yoktur.
Seni sevenler vardır, onlar kalsın.

La la~

O kadar söylemek istediğim şey var ki, uzun uzun söylemek istediğim. Keşke kaybetmesem kelimelerimi. O kadar uzun uzun ağlamak istiyorum ki. Ama hep ağlamamak için sebepler var. Bilmiyor onlar, güzel görünmüyorum ben ağlayınca. Kimse de istemez ağlamamı zaten.

Neden tanımadığım insanları kıskanıyorum?

Ben aslında sadece kaçmak istiyorum. Sevmiyorum bu arada kalmışlıkları. Çok kaçmak istiyorum.

Bıkıyorum insanlardan. Çok çabuk bıkıyorum. Çünkü sevildiğimi hissetmiyorum. Hani benim yerimde başkası olsaydı onu da severlerdi, çünkü ellerinde başkası olmazdı gibi geliyor.

Bir insan beni niye güzel olduğumu zannettiği için sevsin?

Bir insan beni niye aynı okula gittiğimiz için sevsin?

Bir insan beni niye sevmesin?

O kadar gereksiz ki her şey, o kadar söyleyecek hiçbir şey yok ki. Sadece söylemek istiyorum ama. Yarın hiç olmasın istiyorum. Yarınları hiç sevmiyorum. Benim sevdiğim sadece şu saniye. Sonra herkes gidecek. Sonra her şey bitecek.

Kendinden geçmişlik bazen tüm hayat

Aslında niye? Niye bütün bu duygular? Bir işime yaramıyorlar, kullanamıyorum ama unutamıyorum da.
"Ama..." bir şeyler olması gerekiyordu o ama'ların arkasında, belki uzun cümleler belki de anlamlı kelimeler. Ama yoktu işte. Aklımda kalansa sadece "ama", suç bende, ya da başkasında. Aslında var mı bir suç? Hep bir suç, bir de suçlu olmak zorunda mıdır? Sadece devam etsek yetmez mi, kimseyi suçlamadan yolumuza devam etsek.

Herkesin içinde yalnız hissetmek ne demek? Niye öyle hissedeyim ki? Kendi kendime oyunlarım bunlar. Yanımdaki kız bir şey bilmiyor, bazen anlamıyorum onu. Aslında ben kimseyi anlamıyorum. Hayır, o kadar da güzel değil bazı şeyler. Çünkü sevgilin olsa seni terk eder, ya da sadece gider işte. İnsanlar böyledir, sadece bir şeyler olsun istemezler. Sadece gitmek isterler ve giderler. Sadece susmak isterler ve susarlar. Sonra sen arkasından düşünürsün. "Bana öyle demiş miydi? Hayır. Demezdi öyle şeyler. Ben bir şeyler derdim hep, çok mıç mıç bir insanım."

Sonra bir de ilhamsızlık. Yazamamak. Eline kalemi almak ve yazamamak. Söyleyecek şeyler bulamamak. Sadece yalnızken ve etrafındakileri umursamazken gözlerinin dolması. Belki otobüste, belki yatağında. Bahaneler uydurmak, ağlamıyorum demek. Sürekli ölümü düşünmek ama ölememek, ölmek istememek. Ama yaşayınca da istediğin şeylerin olmayacağını bilmek.

Niye olmasın ki? Olmuyor işte. Olmayacak. Takıntılı insanlar mutlu olmaz. Sen, sen olduğun sürece mutlu olamazsın. Tek istediğin zamanın durmasıyken sonsuza kadar mutlu olamazsın.