Bir gün daha geçti

Dershaneyi ekişimin 3. günündeyiz ve ben iki gündür öğlen uyanıyorum, ne oldu bu insanlara anlamıyorum eskiden hep beni sabahın köründe uyandırırlardı, hiç olmadı bağrışırlardı gürültü yaparlardı öyle uyanırdım. Hatta benim abimin 4 sene lise hayatın boyunca uyandırılışım abimin adıyla oldu, bi kişi de benim adımı bağırmadı evde, abim uyansın diye çabalarlarken ben zaten o gürültüye uyanmış, hazırlanmış, kahvaltımı yapmış, evden çıkıyor olurdum.

Bu arada (demin) gittim abimin 2 gündür yazıcıdan taradığı fotoğrafları alayım da birkaç tanesini buraya koyayım istedim ama oyunu alta almayınca fotoğraflar da sonraya kaldı, bir de içimde nasıl bir 50'lik teyze yatıyorsa abimi "büyümüş de saçını mı uzatıymış büyümüş de sakalı mı vamış" diye sevdim, güzel saçı var, hatta benden güzel saçı var ama dokunmama bile izin vermiyor olur iş mi?

Anlamsız Not: Abimin ve benim saç renklerimiz aynı ve ikimizin saçı da dümdüz. Hatta ben doğmadan önce ikimizin de gözü maviymiş ama ben doğduktan sonra onunki yeşil olmuş, sonra benimki de yeşil-mavi arası bir şey oldu.

Bugün dershaneye gitmedim, peki ne yaptım? Ütü yaptım. Eski ütüm Selim ile aramızdan su sızmazdı, hatta o vantilatörümüz Begüm'e deli gibi aşıktı ama Begüm'ün annesi evlenmelerine izin vermiyordu. Yeni ütümse Anastasia, Moldova'lı kendisi, genç güzel, ülkemize çalışmaya gelmiş. (Moldova'lı bir hizmetçimiz yok bari ütümüz olsun dedim, ehe.) Yeni ütüyle de arayı biraz ısıtmak istedim bugün. Tabii "aa ütü yaptı tebrikler" gibi şeyler bekliyordum ev ahalisinden ama ben hiç yeterince tebrik göremiyorum ki. Galiba ütülediğim kıyafetlerinin %60'ı bana ait olduğu için insanlar kendi üzerlerine alınmıyor.

Ee, tüm gün çalıştığıma, bir de ev ahalisine çay doldurup ikinci isteyişlerinde duymamazlıktan geldiğime göre biraz dinlenmek benim de hakkım. Peki ne yapıyoruz? Geçen yaz aldığımız ve bir de aldığımız için abimizden azar yediğimiz LEGO Batman: The Videogame oyununu oynuyoruz.

Anlamsız bir not daha: Ben Poison Ivy olsam Catwoman'ı çok kıskanırdım. Neden mi? Oyunda bazı kapılar var ve bu kapıları sadece kapının bekçisini öperek açabiliyoruz, bekçiler de erkek olunca başka bir erkeği öpmek istemiyorlar. Ama o da ne! Taş gibi Poison Ivy'yi de öpmek istemiyorlar, illa Catwoman olacak. Ee haksızlık değil mi bu? Kadınsa o da kadın, güzelse o da güzel.

Aslında kendimi bildim bileli kızılları ve kedileri seviyorum. Bir de Poison Ivy'ye Catwoman kostümü giydirip denesek olmaz mı?

Sonradan gelen düzeltme: Sorun Poison Ivy'de değil bendeymiş ya, orası öpücüklü olan kapı değil soru işaretli olan kapıymış. Buradan kapının bekçisine özürlerimi iletiyor ve bir dahakine daha dikkatli olmayı umut ediyorum.


Bu da abimin benim şarkılarım arasına karışan şarkısı.
Dinliyordum yazının şarkısı olsun dedim.

Hamaratsız değilim ben

Tatil geldi, eğleniyoruz, peki ben ders çalışmam gerekirken ne yapıyorum?

Tatilin ilk iki günü haftasonu dershanem vardı ve ben o günlerden birinde dershaneden kaçıp bebek sevmeye gitmiştim hatırlarsanız. Dün dershaneyi ekip evde ahşap kutu boyadım. Bugünse dershaneye ekip yine bebek sevmeye gittim, daha doğrusu önce İstanbul'daki kuzenim anneannemi görmeye bize geldi onun bebeğiyle oynadım, sonra hep beraber toplanıp yeni doğan bebeğe gittik. Tabii bugün daha çok misafir bebek ön plandaydı ve annesinin yanında olmadığı her anda ağlama eğilimi gösterdi ben de onu yerde bulduğum her anda "kafasını tekmeliyor gibi görünüyorum ama aslında tekmelemiyorum annesi merak etme" pozu verdim, yerde olan canlı görünce kendimi tutamıyorum. Galiba bebekler ağladığı zaman civarlarında olmak beni çok korkutuyor.

Ayrıca bugün sürekli birileri benim ne kadar hamarat olmadığımdan bahsetti, aslında anneannem birkaç gündür yakınıyordu, bunun üstüne gitti babama ne biçim kız bu dedi, sonra kuzenim laf attı -ki hep atardı- sonra bir baktım ki sülalecek evde kalacağımdan yakınıyorlar. En sonunda öyle bir "ne kadar iğrenç ne kadar rezil bir kızmışım ben püü bana gideyim de transerkek mi olayım nabayım be" moduna geldim ki eve geldikten sonra baya baya Alpi'ye yardırdım "bu ne ya kızlar hizmetçi mi" gibisinden. Ve o da benim evde kalacağımı düşünüyor. Bense bu dünyanın kılıbık erkeklerle dolu olduğunu, biriyle yürümezse boşayıp ötekini alabileceğimi düşünüyorum. Hatta hiç olmazsa evlenmem diye düşünüyorum. En kötü bimden donmuş yiyecek alır onlarla yaşarım diye düşünüyorum.

Ama durun! İnsanlar nasıl da dolduruşa getirmiş beni değil mi? Halbuki ben hiç de öyle zannettiğiniz gibi beceriksiz, elinden hiç bir şey gelmeyen bir insan değilim. Bir kere geçen gün annemden güzel börek sardım, e canım istedi mi misafir geldiğinde bile tüm evin bulaşığını yıkayabiliyorum, ütü desen ütüme aşık bir insanım. Peki ne bu "Loretta kesin evde kalır" damgası. (Artık nasıl dert ettimse kendime. Evde kalabilirim tamam ama hakkımı da yemesinler ya.)

Ben burada dershaneye gittiğimde Zey'in kendi kendine soru çözdüğünü, soru çözmediğinde konuştuğunu, benim hocaları dinlemekten bir şey anlamadığımı, o zaman bu dershanenin ne işe yaradığını soracaktım ama konu döndü döndü benim kafama taktığım şeylere geldi. Ama baya baya işime işlemiş artık, şimdi siz acıyın da "yok canım sen beceriklisin, yalnız kalsan da acından ölmezsin" diyin, mutlu olayım kediciklerim.



Bu da burada olması oldukça anlamsız olan şarkı.

Var olmayan ölüler

Belki de en çok özlenecek insanlar asla geri gelemeyecek olanlar.

Ne güzel renk mavi.
Ne güzel şey, mavi gece.
Geçen gün dinlemeye korkup değiştirdiğim bir şarkıyı şimdi dinlemek istedim, açtım dinliyorum. Bu şarkıyı sevip sevmediğim hakkında en ufak bir fikrim yok, ama bana ölen birini hatırlattığı için çok seviyorum diyebilirim. Yok yok yanlış anlamayın hemen, ölen dedimse gerçekten ölmedi o. Hani başta dedim ya "asla geri gelmeyecek olanlar" işte ondan kastım da buydu. Ölenler, ama bu ölme bedenen bir ölüm değil. Hani insan kendi beyni içinde bir kişidir ya, duygulardan ve düşüncelerden oluşan soyut insan; işte insanlar değiştiği zaman bu soyut kişilik de kabuk değiştiriyor, karşınızdaki insan yeni bir insan oluyor. Aslında yeni insanlar tanımak güzeldir değil mi? Değişimler de güzeldir aslında, değişimler genelde daha iyi olanları getirir insanların karşısına. Ama değişimden önceki de bir insandır ya, başka bir insandır ve değişen insan eski kimliğini öldürmüş olur, çünkü bir bedende iki insan yaşayamaz.

Ben, sürekli kendimi öldürdüğüm halde, hep özledim o ölenleri, başkalarının ölülerini. Aslında hep mi? Bilmiyorum, belki de sadece bazı ölenleri. Hani eski (ne kadar eski sayılabilirse) bir şarkıda hatırladığımız ölenleri. Bir fotoğrafta gözümüze çarpan. Ağlanacak bir şey yokken, gerçekten bir sebep yoktan gözlerimizin dolmasına sebep olan.

Şimdi 3. kez çalıyor şarkı, aslında sevmezdim bu şarkıyı, şarkıyı söyleyeni seviyorum ama şarkıyı başka bir şekilde duysam sevmezdim işte.

Duygu krizimi atlattım galiba, şarkının da aptal olduğunu düşünmeye başladım ama biliyorum ki bir dahaki dinlememe tekrar böyle olacağım.

Ama bazen o kadar çok istiyorum ki geçmişe gidip de sonuna kadar tadını çıkaramadığım her anın tadını çıkarmayı.

Not: Ne yazdığımı ben de bilmiyorum. Daha önce demişimdir, yazdığım şeyleri hatırlamam, unutmak için yazarım.

Not 2: Bu yaklaşık 5 ya da 6. dinleyişim olabilir ve galiba ben bu şarkıyı seviyorum.

Not 3: Aslında karamsar bir yazı değil bu da.

Kedili kurgum


Demin acaba bloga hikaye mi yazsam diye düşünürken aklıma öyle güzel bir fikir geldi ki "aaah" dedim, "keşke çizim yeteneğim güzel olsaydı!". Öncelikle aklıma bi sahne geldi, şimdi ben arada sırada evde garip garip şarkı gibi duran ama aslında çok anlamsız "lalala" gibi mırıldanarak dolanıyorum ya, öyle başlasın hikaye istedim.

Bir kız olsun salak salak "tralalala lalala lalala" diye dolansın evin içinde, böyle giderken oradan bir çocuk (nedense aklıma ilk AnoHana'daki Jintan geldi, onun tipini seviyorum galiba) "ne saçmalıyorsun" veya "sus artık (kapa çeneni)" gibi bir şeyler söylesin istedim.

Sonra biraz daha düşündüm ve bu kızın kedi kuyruğu olmasını istedim. Çünkü kafamda kurduğum güzel güneş ışığı giren ahşap parkeli evin içinde kıvrılan uzun bir kedi kuyruğu düşüncesi o kadar çok hoşuma gitti ki! Ardından kızı tamamiyle kafamda şöyle bir evirip çevirdim:

Öncelikle güzel kızımızın gözlerini görüyoruz, kocaman açılmış bön bön bakan gözleri, ardından omuzlarından dökülen ama beline kadar uzun olmayan kahverengi dümdüz saçları çarpıyor gözümüze, ardından ellerini kaldırıp onlara bakıyor ama o da ne! Kızın ellerinin yerinde patiler var! Patiler siyah, avuç içleri pembe, pembeliğin kenarında ve parmaklarının üst çizgisi boyunca beyaz. Ve kuyruğu kıvrılıyor bu sırada, kafasını çevirip kuyruğuna bakıyor, kuyruğu uzun ince ve siyah. Bir de kedi kulakları var arada kıpraşıyorlar böyle onlar da tüylü tüylü içi pembe. (Sonradan kedi patileri insan eline dönüşüyor tabii hep öyle kalırsa kurgum bozulur. İyisi mi bu kız her gece uyuduğunda kedi olsun, uyandığı zaman da yürümeye başlasın ve her mırıldanışı yavaş yavaş şarkıya, her adımında da bir uzvu insana dönüşsün!)

Anlayacağınız bu hayalimde canlandırdığım kız meğer bir kediymiş, ama sahibi onu öyle çok seviyormuş ki bu sırnaşık kedinin insan olmasını istemiş ve tadaaa dileği gerçek olmuş! İleriki bölümlerde de bu tatlı kediciğin insan olmaya alışmasını, her gün insanlarla ilgili bir şeyler öğrenmesini konu alıyoruz!
Bunları düşünürken aklıma "bundan ne güzel 13 bölümlük bir anime çıkardı" diye geldi, sonunu da klasik bir senaryo olarak sahibine aşık olmasına filan da bağlamazdık, başka bir kediye aşık olurdu ve sonsuza kadar kedi olmaya karar verirdi biz de ağlardık filan, ah ne güzel olurdu.

Tabii bu güzel senaryo da hiç hayata geçmeden bu blogda kalacak, yine de güzel fikir bence. Eğer biri böyle bir anime yapmışsa ya da yapmayı düşünürse "Bakın ben demiştim!" diyebilmek için de buraya yazdım.

E size de beğenmek düşüyor kediciklerim!

Bu arada hayalimdeki karaktere yakın olarak buna, buna ve buna bakabilirsiniz.


Bu da yazıyı yazarken dinlediğim şarkı.

Bebekli yazı

Bu ay bloga pek az yazı yazmışım gibi geliyor, ee öteki aylarda bol bol yazınca~ Operadan bloggera her girdiğimde sorun veriyordu, yazıya koyduğum resmi yerleştirme olayı filan da hep zor oluyordu ben de bir çılgınlık yapıp Torch indirdim, Chrome'un neredeyse aynısı, zaten onun üstüne geliştirilmiş bir tarayıcı, açtığımda öteki google hesabımla beraber açıldı ve içindekiler tamamen Chrome hesebımla senkronize edilmiş durumdaydı, buna artı bir özellik diyebiliriz, hatta diyoruz ve bir heves yazıya geçiyoruz. (Galiba aramız açıldı blogla, yazarken biraz zorlanıyor muyum ne?)

Bu cuma itibariyle 15 günlük tatilimiz başlamış oldu ama nerede bize o kadar tatil? Daha cumartesiden dershane ygs derslerine başladı, ben dershanedeyken de annemler haftasonundan yararlanıp teyzemlere gitti, ben de söylenip durdum "Kuzenimin çocuğu oldu bu gidişle ben anca kırkını görürüm" diye.. Annem de dayanamamış olacak ki bugün dershaneden kaçmama izin verdi, ben de ilk derse girip çıktım, zaten öteki dersleri de pek dinlemezdim.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum ki bugün hava çok güzeldi, ben dershanedeyken yağmur yağmıştı, zaten arada damla damla düşüyordu. Ben de nasılsa yolu yürüyeceğim, üst geçidi de taa nereye koymuşlar kafasıyla taktım kulaklıkları açtım sesi mutlu mutlu nefes ala ala yürüdüm yolumu, arada gerekiyor böyle yapmak, her ne kadar arada bir yolumu kaybetsem ve çıkmaz sokağa girsem de eğlenceliydi. Yolda üç şarkı çaldı: Aşk Hep Sende, Papatya, Yine Boş. Tam Peruk Gibi Hüzünlü çalmaya başlıyordu ki kapıya geldim, çıkardım kulaklıkları. (Onu da şimdi dinleyeyim bari.)

Bakınız nasıl tatlı, insanın bebek olası gelmiyor mu?
Yukarı çıktım işte eve gir herkesi öp merhaba de faslını geçtik, kuzenimin karısının yanına gittim. Bebek 5 gün erken alınmasına rağmen o kadar da minik değildi (ee tabii minicik bebekti ama ne bekliyorsam artık), böyle gözleri daha açılmamış hala kara kara bir şey, esmer olunca da ben annesine benzettim bebeği ama şöyle bir kuzenimi andırmıyor da değildi. Yok arkadaş ben cidden anlamıyorum bu bebeği ona buna benzetme işinden, daha gözleri açılmamış bebek ne bilsin kime benzeyecek, rengi bile oturmamış bunun şimdi esmer yarın bir bakarsın sarışın olur. Neyse işte bebek diyorduk, işte annem geldi, Songül Abla'nın (bebeğin annesi) ablası da oradaydı bebeğe şöyle yap böyle yap konuşuyorlar, sonra neye benziyor tutuyor mu elleri filan diye eldiveni çıkardılar minnacık parmaklar! Minnacık ama böyle uzun ince minnacık, kaliteli sarılmış yaprak sarması gibi incecik küçücük ama böyle minnacık ama uzun işte. (Betimleme yeteneğime hayran kaldınız biliyorum.) Ötekiler "bunun parmakları uzun olacak" diyor benim aklımdan geçen "ay bu parmaklarla çok güzel piyano çalınır, piyano kursuna yazdıralım biz bu bebeği". Sonra ayağındaki çorap olmadığını bildiğim ama adını bilmediğim ama galiba çorap olabilecek (biz bebek çorabı diyelim en iyisi) şeyi çıkardılar ayakları beklediğim kadar minicik çıkmayınca hayal kırıklığına uğradım, tabii insanın annesinin ayağı 34 numara olunca bebeklerden de minnacık ayaklar bekliyor ama olsun, mükemmel bebek olmak zorunda değil diye geçiştirdim. Aslında ben bebeklerin hepsini çirkin buluyorum çünkü yumru yumru şeyler neresinden tutup da seveceksin ki hem daha ses çıkarmayı bile bilmiyorlar ama içimdeki insan daha ölmemiş demek ki hiç yoktan yanaklarına işaret parmağımla dokunup "ay ne tatlı şey bu" diyebiliyorum. Hem bebektir seversin.

Aslında benim bebeklerle ilgili en çok sevdiğim şey bebek eşyaları, ben bebekken öyle tatlı şeyler yokmuş, varsa da pahalıymış. Öyle olunca da ben çok kıskanıyorum bebeklerin her şeyini, elbiselerini, battaniyelerini, yastıklarını, şapkalarını, pofidik pofidik oyuncaklarını, onlara gelen hediyeleri, "hoşgeldin" yazılı hediyelerini-buzdolabı magnetlerini... Hep bu çağda yeniden doğmak istedim, tamam böyle bir dünyaya çocuk olarak gelmek (?) istemem ama bi doğup gitsem geri, hiç yoktan bi tavşanlı yastığım olsa, buzdolabında görüp de "aa benim buuu!" diyebileceğim bir magnet asılı olsa...
Tabii kendim yeniden bebek olamayacağımı bildiğim için de hep minik kardeş istedim, o doğsun ona hediyeler alayım, paraya kıyıp fıstık gibi bebek elbiseleri giydireyim, evin içinde hoppidi hoppidi dolaştırayım istedim ama bir kardeşim bile olmadı, galiba o yüzden hep barbie bebeklerle avuttum kendimi. (Hoş onlarla da hiç evcilik oynamadım hep entrikalı masallar kurduk.)

Bir de bebeklerle ilgili sevdiğim şeylerden biri de burunları galiba, minnacık burunları oluyor çünkü kendileri de minnacık. Minik ve kalkık burunlara bayılıyorum, tilki gibi!

Yine de insanlar neden bebek yapıyorlar bir türlü anlayamadım, korkmuyorlar mı ya hiç "bu çocuk zırıl zırıl ağlayıp uyandıracak, aptal aptal konuşacak, televizyonda abuk subuk çizgi filmler seyredecek, büyüyecek, isyankar manyağın teki olacak, kapıyı çekip çıkacak, yaptığım yemeklere burun kıvıracak, benden çıkıp beni beğenmeyecek" diye? Yoksa ben mi çok karamsarım?

Bu bebek için de sizi şöyle alalım.
Bebek yaparlarsa böyle bir bebek yapsınlar, tadından yenilmesin diyorum konuyu kapatıyorum. (Ama kafasındaki bebek bezine bak ya asdfsg)

Bu yazıya uygun olsun diye Demet Akalın ya da Justin Bieber şarkısı koyabilirdim ama baştaki şarkılarla yetinin. Ya da durun durun aklıma ne geldi!

Bu baya uzatmalı güzelim yazıyı güzelim şarkıyla bitiriyorum.




Mis gibi bir şarkı.

Sınavlar bitti, yaşasın tatil (?)

Selam, yazmayalı baya oldu ama benim yazılılarım bitti ve yaklaşık 13-14 saat uyudum, bu yüzden rahat ve ferah bir şekilde yazabilirim ^.^

Peki geometrim 84,40 puandan 4 mü düşecek! Matematiği de son yazılıda düzelttiğimi düşünürsek (ilk iki yazılıya göre çok çok iyi geçti ve şimdilik 1 tane yanlışım var gibi görünüyor ama ben o sorunun yanlış olmasını mantığıma kabul ettiremiyorum.) lise hayatım boyunca ilk defa içinde bu kadar çok 5 olan karne getireceğimi göz önüne alıp sevinebilirim. Açıkçası son bir haftadır deli gibi ders çalışıyordum, kaybettiklerimi saymazsak elimde çözülecek matematik kitabı kalmadı. Tabii ben "aman çok çalıştım" diyerek çalışmaya tamamen ara verdim ama tatilde çok çalışmam gerek, çünkü çevremdekiler çalışıyor, ah bi de evde ders çalışabilsem çok güzel olacak!

Abim geldi, aslında geçen cuma geldi. Dün benim yazılılarım bitince Walking Dead'in izlemediğimiz bölümlerinin çoğunu izledik, ondan önceki gün de Sherlock'un son sezonunun ilk bölümünü izlemiştik. Sherlock'un gülümsemesi beni benden alıyor ama John'a ne zaman baksam bir yerlerden cüceler fırlayacak ve beraber Smaug'u yenmeye gidecekler gibime geliyor. (Bu arada Sherlock'u izlerken V for Vendetta'daki V'nin aslında V harfi değil de V rakamı olduğunu fark ettim, sonra bunu abime söyledim ve benimle "ay bilmiyor muydun" diye dalga geçmek yerine kendisine bunu fark ettirdiğim için takdir etti.)

Galiba bugün ders çalışmaya başlayabilirim, aslında dershaneye gidecektim ama uzun süreli uykunun mayışıklığı içinde kalkıp hazırlanmak istemedim, sonra da babama beni bırakmasını söylemeye üşendim. Zaten beni gece uyandırmamalarının sebebi teyzemlerin gelmesiymiş, e bari uyandırsalardı da teyzemle kuzenimi görseydim ya. (Yok teyzemi hep görüyorum. Kuzenim diyince de küçük filan anlamayın benim kuzenlerim hep büyük.)

Bugün abim başka bir şey yapmak istemezse Coğrafya, ardından matematik çalışmayı düşünüyorum, umarım sürekliliği olur.
Okuma Şenliği için de kitap okumam gerek ama önüme o kadar çok ders yığılmış durumda ki hangisinin altında kalkacağım bilemiyorum.

Şimdilik görüşürüz kuzucuklarım~


Son paragrafına dikkat çekmek istediğim yazı

Yazıya hiç çalışamadan girdiğim yazılıdan 70 almamın sevinçli haberini paylaşarak giriyorum :) Aslına bakarsak yazılılarım gayet iyi gidiyor, yalnız yarın fizik ve cuma günü kimya olduğu için ne yapacağımı bilmiyorum, çünkü kimyayı açıyorum ve "Bunun neyine çalışabilirim ki?" diyip kapatıyorum, çünkü gerçekten neye çalışmam gerektiğini anlamıyorum, ben dersi derste öğrenen insanlardanım!

1. Neden tumblr'da kızın biri bana iyi misin diye soruyor? Amacı ne? Ya da kaç yıl önce sormuş acaba bu soruyu? Bunlar merak edilebilir şeyler.

2. Bir aralar çok yakın arkadaş olduğumuz çocuk nolmuş lan öyle vay be insanlar hep öyle oluyor. Zaten facebooktan silinmek filan geçtim ya onları.

3. Galiba ben bugün anca Kids dinlerim çünkü öteki şarkılar kesmiyor, beynimde basınç var gibi. Uyumam mı gerek acaba?

Bugün saçımı kestirmeye gittim ani bir kararla, normalde arkası kısa önü uzun kestirdiğim için düz kesim bana biraz garip geldi, ya da fön yüzünden elektriklendi diye garip geldi. Daha dün yıkadığım halde yeniden yıkamak istiyorum saçlarımı.
Hanginiz Arsız Bela dinleyerek saç kestirdi ki daha önce? Kuaför ablacım aceleyle kanal değiştirirken arabesk rap kanalı açık kalmasın mı! Annemin acı dolu gözleri hala aklımda, tabii abla bunu fark edince de baya güldü.

Tatil yüzünden yoğun bir çalışma dönemine gireceğim gibi ama benim okumak istediğim bir sürü kitap var. Soru çözmek değil kitap okumak istiyorum.

Ayrıca keşke zamanında minik bir kardeşim olsaymış, çünkü çevremdeki herkes hala abisinin-ablasının-anasının küçük çocuğunu seviyor bense "Of abim tatile gelse de dizi izlesek, özledim ya.." diyorum. Ayrıca insanlar neden konuşmayı sökememiş çocuklarla telefonda konuşur ki? "Ayy canım yaa sana da agıgugıugogıfgıofdg..."

Bu arada benim şöyle büyük bir sorunum var, ben üniversiteden sonra akademisyen olmak istiyorum ve üniversitede okumak istediğim bölüm edebiyat. Yazabildiğimi düşündüğüm için o bölüme gitmek istemiyorum, dille ilgili şeyler hoşuma gidiyor edebiyatla ilgili şeyler öğrenmek istiyorum... Ama ben her zaman korkuyorum ya insanlar benim bu hayallerim doğrultusunda gitmem konusunda ne düşünürler diye, çünkü insanlar benim hep bir doktor mühendis vs. olmamı beklediler, malum anne-babanın izinde giden çocuk örneği oluşturmam gerekirdi çünkü yüksek notlarım ve okuduğum okullar bunu yapmam gerektiğinin göstergesiydi. Ama ben başka şeyler yapmak istiyorum. Ama korkuyorum işte çok korkuyorum, herkes edebiyatın çok zor bir bölüm olduğunu söylüyor, üstelik ben tam olarak istediğim alanda uzmanlaşabilmek için ne yapmam gerektiğini bile bilmiyorum çünkü danışabileceğim kimse yok. Ve genelde insanlara geleceğim konusunda danışmaya çalıştığımda hep ağlıyorum, bunu elimde olmadan yapıyorum ama kötü bir görüntü oluşturduğunu bildiğim için susuyorum, susmam da doğru değil ama yardım istemiyorum işte.
Eğer aranızda bu konular hakkında bilgisi olan biri varsa bana öneride bulunabilir mi? Ya da hiç yoktan birisi nasıl mutlu olacaksam onu yapmamı söyleyebilir mi?

İyi geceler güzel insanlar~ Okulun son haftası sebebiyle bir süre buralarda olmayabilirim.
Diyeceğim öteki şeyleri uzun bir aradan sonra söylerim ya da unutur giderim herhalde.
Bai bai~


Ayrıca Eminem'in bu şarkıdaki kafayı bulmuş sesi çok tatlı.

Kısa Kısa 12

Almancacı hiç ders anlatmadan yazılı yapıyor. Acaba yazılıyı çözmesek mi dedik. Sonra sınıftan 5 kişi çözmeyecekmiş boş verecekmişmiş. Ama hiçbiri yapmadı. Zey'le ben de yaptığımızı verdik, ben hiç yoktan çalışınca yapabileceğim kadar şey yaptım ama Zey gerçekten kötü yapmış, umarım sonunda ağlamaz.
Gerçi ben de yazılı kağıdına "kafasında taç olan bir balık" tutan bir "yumurta adam" çizdim, çünkü yazılıda çıkan hikayedeki balık bir prensti ve büyülüydü o yüzden dilekleri yerine getirebiliyordu (bence lanetliydi -herkesin dileğini yerine getirebiliyor ama kendi en büyük dileğine, yeniden insan olmaya, asla erişemiyor- ya da adamla taşak geçiyordu) ve o balığı yakalayan adama karısı sürekli "yumurta" diye hakaret ediyordu, belki de karısı yumurta sevmeyen biridir ya da adam Adam Sandler. Bir de bahçesinde tavuklar, ördekler, sebzeler, meyveler olan bir ev çizdim; çünkü hikayenin o kısmını çevirmiştik.
Belki hoca bunlara kızmaz ve çok eğlenceli olduğumu düşünür. Ama bıyık bıraktığından beri o hocadan korkuyorum.

Akşam da Zey bize geldi film izledik, Hangover, çok güzeldi, gülmek iyi geldi. Ama filmden sonra mayıştım, onu uğurlarken kapıdan serinlik geldi, ben de çıkıp biraz balkonda oturdum, sonra atkımı, kulaklığımı ve mp4'ümü alıp tekrar çıktım ve Gönülçelen eşliğinde gözlerimi kapatıp soğuğun tadını çıkardım. Gözlerim kapalıyken "şarkı bitene kadar gözlerimi açmayayım, gözlerimi açtığımda yerler karla kaplı olsun, kar yağıyor olsun ve ben bir parkta salıncakta sallanıyor olayım" diye düşündüm, ama şarkı bitmeden gözlerimi açtığım için dileğim gerçek olmadı. Eğer şarkının bitmesini bekleseydim olur muydu?

Bize hiçbir şey öğretmeyen insanlardan bıktım, keşke öğretmenler daha fazla öğretme aşkıyla dolu olsalar. Gerçekten bir şey öğrenmek istediğim dönümlerde öğretecek insanların olmaması beni üzüyor bazen. Bir de çok güzel öğretmenlerimizin olup da kendi branşları olmayan alanlarda derslere girdikleri için bir şey öğretememeleri daha acı verici.

Şimdi çok mayıştığım için uyuyacağım, dua edin yarınki biyoloji yazılım iyi geçsin. (Gerçi korkunç biyolojicimiz neredeyse hiçbir şey anlatmadı, tek yazabileceğim 1/2*1/2=1/4 gibi görünüyor.) Ayrıca felsefe için de şans dileyin.

Bai bai~

Güzel günler


Bu ay pek yazmadım bloga, belki hayatımda beni sinir eden olaylar olmadığı için belki de zaman bulamadığım için. Ama günlerdir bazı küçük aksilikleri ve duygu dalgalanmalarını saymazsak benim için çok çok güzel gidiyor.

Öncelikle sınıfımız dün harika bir yerdi! En sevdiğim arkadaşlarımdan biri gidiyor diye fotoğraf çekinelim ona hediye edelim demiştik ama daha iyisi oldu, Alpi pasta keselim yoksa bunlar fotoğraf çektirmeye filan yanaşmazlar dedi. Biz de pasta sipariş ettik, milleti arayıp bir şeyler istemeye utanan insanlar olarak sipariş işini Buju'ya yığdım whatsappdan, 20 kişilik sipariş ettik ama öğlen bir pasta geldi ki 24 dilime böldüğümüz halde her dilimden 3 dilim daha çıkma potansiyeli vardı! Eliş'le pastayı almaya gittik, o kucakladı pastayı ama taşıması işkence, bir yanından ben bir yanından o tutsun dedik olmadı, e bu sırada Sacide'ye (gidecek arkadaşımız) da göstermemek gerek pastayı, neyse ki Zey ve Buju bize yardıma koştu da kantine götürdük pastayı. Ama skandal! Pasta o kadar kocaman ki dolaba sığmıyor, daha doğrusu sığmasına sığar da dolabın kaymalı kapağından geçiremiyoruz pastayı, o sırada da kızlar yemekhaneden çıkmış bu tarafa doğru geliyor. Ben de kızların yolunu kestim ay işte sınıfa çıkalım filan, bir yandan da G.'nin kolunu tutuyorum ki o yukarı çıkmasın yavaşlasın durumu anlatayım ona o da anlamadı, zar zor ayıktı. Bu sefer merdivenleri çıkarken erkekleri gördük, kola almışlar, "Sacide görmesin" dedik. Kolaları biz aldık çıkıyoruz merdivenden, hani artık coca cola'nın üstünde isim yazıyor ya bakayım ne yazıyor dedim "Arkadaşlarım ile paylaşmak için" yazısını görünce ikimizden de bir "ayy çok tatlı" sesi çıkmasın mı? En üst kata çıkınca "Ben gideyim sınıftalar mı diye bakayım" dedim, kapıyı bir açtım Sacide hemen sınıftan çıktım elimle "gelme gelme!" yapıyorum G. de hemen yan sınıfa daldı kucağında bir kola bir fanta. İçimizde "ee bizi duymuşsa buraya gelirse" korkusu, G. içecekleri öğretmen masasının üstüne bırakıp da hırkayla örtmesin mi! Sanki hiç belli olmuyor. Ben geri sınıfa gittim "Burada ne yapıyorsun tek başına hadi git dişini fırçala" filan diye, onu bir şekilde kovduk, içecekleri de sınıfa sakladık ama bu sefer bir sorun daha çıktı, o lavabonun oraya gitti ama bizim oradaki dolaplardan çatal bıçak tabak almamız gerek, ne kadar zor işmiş bu nereye kovalasak orada bir şey çıkıyor.

Hadi öğle arasında bunları bir şekilde hallettik, kızlar da pastayı kabından çıkarıp koymuşlar dolaba, matematik dersi boyunca da toplam 1 soru çözdü hoca o artık nasıl soruysa hoca orada uğraşıyor herkes kendi halinde, tenefüste hoca çıksın pastayı getirsinler diye bekliyoruz, hoca çıkmıyor Aytüş ona soru soruyor, pasta gelmek bilmiyor, zil çaldı pasta geldi, içecekleri çıkardık, Yase Sacide'yi oyalıyor dışarıda, ama bardak yok! Fotoğraf çekinme, pasta kesme, kızların öğretmenler odasında bardak çalma olayları, bir sürü video kaydı derken çok çok eğlendik sadece 40 dakika içinde, ben bizim sınıfı hiç ama hiç o kadar güzel ve beraber görmedim. En güzeli de Sacide için gerçekten unutulmaz bir gün olmasıydı.

Bu benim dün geçen müthiş günümün yaklaşık bir saatlik kesiti, geçen gün çok çok istediğim buhar kazanlı ütü evimizin oldu ve ben ona aşık oldum, akşam dershaneden çıkıp eve geldiğimde de mutfakta fıstık gibi bir masa takımı vardı ve ben ona da bayıldım, renkleri dolaplarla tam uyuyordu. Şu sıralar her şey o kadar iyi gidiyor ki, bol bol şükretmek gerek. Umarım her şey hep böyle gider. Hep böyle gitmese de böyle olduğu zamanları hatırlayıp mutlu olalım.



Bu da benim için yazının şarkısı.
Sabah buldum,
sabahtan beri dinliyorum.

Geç oldu saat

Şu sıralar hayattaki her şeyi madde madde yaşıyorum gibi geliyor, şimdiye kadar hiç tarih atma ihtiyacı duymadım, bakalım ilk yanlışlıkla 2013 yazışımı ne zaman yapacağım?

Bazen gerçekten çok saf/salak olduğumu düşünüyorum. Beni sürekli üzen insanlar için sürekli bir şeyler yapıyorum. Beni üzmek ya da sevindirmek gibi hiçbir işlevleri olmayan insanlar için de bir şeyler yapıyorum. Ben hep bir şeyler yapıyorum, ve bu şeyler bana dokunmasa da beni mutlu ediyor. Ama insanların bunları yapmam için bir sebep olmadığını bu yüzden de yapmamam gerektiğini söylemesi beni mutlu etmiyor, çünkü ben insanlardan karşılık beklersem o zaman pis çıkarcının teki olurmuş gibi hissediyorum. Böyle hissetmemem gerek değil mi?

Ama gerçekten insan bazen kendisi için de bir şeyler yapılsın istiyor. Şimdiye kadar zor durumda kalmadığımdan mıdır nedir (Allah göstermesin) hiç insanlar benim imdadıma yetişmiş gibi gelmiyor. Hatta yağmurda sinirli aç bir şekilde eve gelirken babamın beni almayı reddetmesi bile, bak insanın içinde nasıl yer ediyor. Tabii daha sonra ben istemedim, çünkü bir kere yerleşiyor o işte. Aslında konu buraya gelmeyecekti kaç ay önceki olay, nereden geldi? Mesela ben bir yerden ayrıldığım zaman arayan soran 2-3 kişiden fazlası hiç olmadı. Veda eden hiç olmadı, ben de veda etmedim galiba. Benim arkadaşlarım da arkamdan "Demek ki bize değer vermiyor." demişler midir? Desinler, onlar da bana değer vermiyormuşum der, sonra üzülürüm işte. Ama ben bir yerde kaldığı halde hatırlanan insan olmak istiyorum, biri yanımdan gitse de hayatımda kalsın, hiç yoktan bir gün bir yerde karşılaşırsam sıkı sıkı sarılabileyim istiyorum.

Ve insanlara aylarca aylarca çok uzun zamanlarca her şeyinizi söylersiniz ve çoğuna önemsiz gibi davranırlar da neden en ufak bir şeyde sanki o ötekilerin hiçbir değeri yokmuş gibi davranırlar? Düşünüyorum da, bende hep öyle oldu galiba. Ben insanları tanıdıkça açıldım, açıldıkça yazdım konuştum, sonra bir bakmışım ki kelimeler oluşturan cümleler kuran sadece benmişim ve insanlar o görevi bana yapıştırmışlar. Mesela kendi hayatları hakkında çoğu şeyi söylemeyen insanlar bile ben bir şeyleri söylemek istemediğim zaman garip karşılıyorlar. Mesela Alpi bunu çok yapar. Bu yönü hiç hoşuma gitmez. Kız arkadaşlarını bile söylememişti bana zamanında. Ama O mesela takmıyordur herhalde değil mi? Sadece gevezelik etmediğime şaşırmıştır. (Aslında olmasını istediklerimizin tam tersini söylemece.)



Bugün aklıma takılan şarkı da buydu işte.

Kısa Kısa 11

Bugün iki kez sinir krizi geçirip ağladım ve Araba Sevdasını hala bitiremedim, evde kitap okuyamıyorum! Ayrıca komşularım bu saatte asansör kullanıyor! Aslında çok geç bir saat değil, sadece bizim evdeki herkes uyuduğu için otomatik olarak her yeri sessizlik kapladı, ben de bu sessizlikle rahat edemiyorum. Birazdan saçlarımı kurutacağım ve sabah kalktığımda babamdan banyoyu süpürmediğim için azar yiyeceğim, yine de bu saatte süpürgeyi çalıştırdığım için komşulardan küfür yemekten iyidir herhalde diye düşünüyorum.

Aslında bugün berbat geçen dershane sınavımın ardından eve gidip tüm gün dizi izlemeyi düşleyen arkadaşlarıma uyup eve gelip de film izlemek istemiştim. Eve geldim annem o sırada kapıdan çıkıyordu. Ben Persepolis'i uzun zamandır izlemek istiyordum, filmin yarısındayken annem aradı "neden gelmiyorsun, yemek yersin, hem bir şeyler unutmuştum onu da getirirsin" gibi şeyler dedi ama ben gitmeyi hiç istemiyordum, evden çıkmaya hiç halim yoktu. Yine de feci vicdan yaptım ben insanlara dayanamıyorum. Film bitince giyineyim çıkayım dedim, teyzemi evi çok yakın zaten bize yürüyerek 5 dakika bile sürmüyor. Açtım dolabımı siyah pantolonumu arıyorum, yok, hiçbir yerde yok. Tüm katlanmış şeylerin arasına, askılara, başka kıyafetlerin altına bakıyorum bulamıyorum, ama taktım ya bir kere kafaya, onu giymek istemişim bulamıyorum ya deliriyorum ben "uuf ya uff aradığım bir şeyi de bulayım, niye dokunuyorlar odama bıraksınlar dağınık kalsın en azından neyin nerede olduğunu bileyim" diye söyleniyorum bir yandan da. Sonra dolaptaki askılarında yamuk duran, raflarda katlanmamış tüm kıyafetleri aldım yere attım (isyan edicem ama düzgün duran kıyafetlere de dokunmaya kıyamıyorum geri toplamaya üşenirim aman bozulmasınlar diye) sonra oturdum onların üstüne ağladım, kaldım öyle baya bi. Tabii sonra vicdanıma daha önce yenik düştüğüme kanaat getirerek hiç istemediğimin şeyleri giyip teyzeme yollandım. Orada da sırf üstümde sevmediğim şeyler var diye 1-2 saat montla oturdum. Bu sırada "ben tokum yemicem bir şey" dediğim halde börek, revani, salata yedim üstüne bir de çay içtim ama o kadar da ödülüm olsun bence.

İkinci ağlama krizimi de yaklaşık bir saat önce babam yarın sabah banyo yap şimdi yapma dedi diye geçirdim. Kendi kendime ağlayıp "hiç kimse benim istediğimi yapmıyor herkes istemediğim şeyleri yapmamı söylüyor" diye sızlandım. Galiba bana ağlayacak düzgün sebepler gerek ki gerizekalı gibi davranmayayım.
Allah dert vermesin yine de, kimseye.

Gerçi bugün aslında arada salak gibi davranmamı sağlamazsak çok güzel bir gündü çünkü 1 film ve üstüne çokça Friends izledim. Arkadaşlarım büyük ihtimalle Dexter'da en az bir sezon bitirmişlerdir ama beni kasıyor öyle uzun uzun diziler, çok sevsem de kasıyor, gözümde büyüyor. O yüzden yaşasın 20 dakika, yaşasın Friends!

Aşığım.