Hoff

Bu hayatta çok gerizekalı şeyler var.
Mesela 15 saattir 256 mb anca inen torrent gibi.
Bir daha kimseye dert yanmak istemiyorum. Keşke üye olmasaydım o siteye.
Zaten dünyadaki en gerizekalı şeylerden biri de eski sevgilinle konuşmak. Hangi akla hizmet konuşur ki insan eski sevgilisiyle? Konuşuyorsun da ne oluyor? Bok gibi davranıyor hala sana. Kendini bile düşünmüyor kimi düşünüyor bu çocuk?

Üç saattir babamın akrabaları gelecek güya. Giyindim bekliyorum. Bir de hemen gelecek diye telaşlı telaşlı bir sürü şey hazırladı annem. Akrabaları da sevmiyorum.

Bir sürü kitap aldım bugün, bu sefer almak istediğim kitapları unutmadım. Tabii gelmesini beklicem inşallah geç gelmez. İki kargo şirketi seçeneği vardı, iyisini mi seçtim kötüsünü mü bilmiyorum. İnşallah geç gelmez cidden çok korkuyorum.

Çok güzel kıyafetler oluyor, ama gerçekten çok güzel, sonra fiyatına bakıyorsun çok pahalı. Hem güzel hem ucuz yapsalar daha çok satmaz mı ya? Sonra yaz geliyor ben ne giycem ya giyecek hiçbir şeyim yok diye ağlıyorum. Çünkü giyecek hiçbir şeyim yok. Kış iyiydi güzeldi buluyordum bir şeyler de yaz geliyor ne giycem ya ben!

Bugün çok sinirliyim eve geldiğimden beri stres stres stres... Aslında dershanede başlamış da olabilir. Herkes o kadar tatlı ve samimi görünüyor ki kendimi ciddi ciddi manzarayı bozan bir fazlalık gibi hissettim, içim bir garip oldu, içimde bir yerlerde bir yumru var sanki. Bir de basınç. Beynimde ruhumda her yerde basınç var.

Bazen başlık bulamazsın, bulmak istemezsin, saatler bu zamanlar için icat edilmiş dersin 2254

Dağınık masam, ışıklar açıkken bile perdeler sürekli kapalı olduğu için sanki dışarıdan hep siyahlık gelecekmiş gibi hissettiğim odam, bir de kendimi görebildiğim küçük ayna olmasa kendimi bir filmdeymiş ya da fotoğraftaymış gibi hissedebilirdim. Güzel bir fotoğraf olurdu bu, yanımda çayım, kulağımda kulaklık ve yakınlarımda çok güzel bir şiir kitabı. Aynada gördüğümse saçımdan akan boya.

Alperen'e doğum günü hediyesi almak için ağzını yoklarken (ki eminim ki anlamadı, gerçi anlamış da olabilir, ben hiçbir şeyden emin olmamalıyım) okumak istediği kitapları yazarları söyledi. Şiir okumak istediğini ama pek şair tanımadığını da söyledi. Benim aklıma Mahrem ve Münzevi geldi o sırada, annem Nurullah Genç'i ve şiirlerini çok seviyordu ben de anneme almıştım onun tüm şiirlerinin olduğu bu kitabı. Sonra hazır şiirlerden bahsetmişken alıp okuyayım dedim. Çok beğendiğim şiirleri oldu.

Ama bazen düşünüyorum de, okuduğum şeylerin hakkını vermiyor gibi hissediyorum. Sanki yüzeysel güzellik için okuyorum gibi hissediyorum. Belki de G. her şeyin altından normalde olandan bile fazla anlam çıkarabildiği ve zihin dünyasında bin bir çeşit imge kurup bunları dış dünyaya da aktarabildiği için onu kıskanıyor ve kendimi yetersiz görüyor olabilirim. Benim imgelerim yok, lafı dolandırmayı ve mecazlı anlatmayı da sevmem. Benzetme yapmayı severim ama arkasına girmeye çalışarak değil, neyin ne olduğunu açıkça göstererek. Okuduğum şeylerde de en çok beğendiklerim anlamını kavramanın çok zor olmadığı ama açık ve yalın bir üslupla yazılmış olmasına rağmen insanın içini doyuran şeyler oluyor.

Biraz karmaşıklık girince işin içine sanki her şey karamsar bir dünyaya doğru yol alıyor. Çünkü orada ne kastedildiğini bilmediğim zaman benim için her şey karanlık oluyor. Ve ben o bilmediklerimden/anlamadıklarımdan korkuyorum. Zaten karanlıktan değil de karanlıkta ne olduğunu bilmemekten korkarız ya, aynen öyle.

Şöyle de güzel bir şey var ki, anlayabildiğim ya da anlayamasam da sevebildiğim, her halükarda yazınsal değerinin farkına rahatça bakabildiğim ve etkilendiğim yazınları okumak beni yazmaya susatıyor, sanki birden kelimeler doğuyor içime. Gülümseme isteğim geliyor. Ben kötü ve ya iyi bir şey yazabildiğim zaman ruhum rahatlıyor sanki, olması gereken buymuş gibi geliyor. Sanat endişesi duymadan yazabilmeyi seviyorum, her ne kadar çok güzel yazan insanları kıskandığımı kendime ifade etsem de. Ve hatta bazen sanki "yazmak" eylemi arada bir yaptığım rahatlatıcı bir fiil değil de yıllardır parmağına yüzük takmayı beklediğim sevgilimmiş gibi kıskanıyorum yazan insanları.

Anlatacak şeylerden yakınmadan, çok kısa anlarda bile anlatacak çok şey bulabiliyormuş insan.

Ve lütfen arkadaşıma kitabını hediye olarak alabileceğim bir şair önerir misiniz? Hatta en sevdiğiniz şiir kitabını da önerseniz tatlılığınızdan yenmezsiniz~

Bu yazının şiiri olsun.


Şarkı kendisi konuşur.

Ve 5 bonibon yersin, 4'ü kahverengi gelir. Yanındaki renk de güzeldir. Ama bazen kahverengi de çok sevilir. Sevdiğinse, sevdiğininse her şey sevilebilir, sevilir.

Kısa Kısa 14

Selam sevgili blogum.
Aslında anlatacak yine çok şey var, ya da benim gözümde büyüyor. Her neyse ben ya her şeyi kısa kesicem, ya da kısa kesme kaygısıyla dolu bir şekilde uzun uzun yazdığım için yazdıklarımı bir şeye benzetemeyeceğim.

Okulun bu döneminin ikinci haftası da bitti. Okula ilk başladığımda ellerim feci şekilde çatlamış durumdaydı ama nedense hızla iyileşti bir haftada pamuk gibi oldu. Sonra ne olduysa yeniden çatlamaya başladı ve tadaam bugün ellerim mahvolmuş durumda. Zaten sürekli iğneyle ve hatta hapıyla kesiyorum, soğuktan da çatlayınca çok sinir oldum. Acıdığı  yetmiyor, bir de kötü görünüyor. Üstelik ben her elimi yıkadıktan sonra krem sürüyorum. Yok yok çok takılıyorum ben bu ellere. Zaten elimin bir yeri kanadığında benim bütün ilgim oraya odaklanıyor, kendimi sürekli oraya bakmak orayla ilgilenmek zorundaymış gibi hissediyorum. Bunu canım acıdığı için de yapmıyorum, ne kadar kanayacağını, kanın ne zaman duracağını, iyileşince neye benzeyeceğini merak ettiğim için yapıyorum.

Son zamanlarda (sanırım stresten kaynaklı) kendimi kötü hissettiğim oluyor. Sabah kalkınca sanki yüzüm çok yağlanmış gibi hissediyorum, bir de üstümde grip yorgunluğu gibi bir yorgunluk oluyor. Salı günü ayağımın üst yüzeyi ağrıyordu ki onu hiç anlamadım. İki gündür de sol serçe parmağım ağrıyor, üstüne yatmış olabilir miyim diye düşündüm ama sadece serçe parmağımın üstüne yatmam garip olurdu. Yüzümde iki tane sivilce çıktı, sonra geçtiler, şimdi dört tane var ve ikisi ulu orta yerde olduğu için beni çok rahatsız ediyor. Galiba bıyığım yok diye şükrederken sivilceleri atlamışım, ikisinin de yokluğunun kıymetini bilmeli.

Okulda çok ders çalışmama rağmen arkadaşlarımı geçemediğim için kendimi aptal gibi hissediyorum. Bazen meslek tercihlerinde de kötü olduğumu düşünüp aptal gibi hissediyorum. Bazen arkadaşlarım Dexter'ı bitirdiği ve ben hala 3. sezonda olduğum için aptal gibi hissediyorum. İnsan hiç uzun dizi izlerken yorulduğu için aptal gibi hisseder mi? Ben yoruluyorum ve öyle hissediyorum.

23 Mart'ta okul gezisi olacak ve bizim sınıftan geziye katılan tek kişi benim. Benimle Teoman konserine gelecek kimse olmadığı için de konsere gidemiyorum, aslında ben yalnız da giderim ama annem öyle izin vermiyor. Bazen arkadaşlarımla aramdaki farklılıklar kendimi kötü hissettiriyor, bu farklılıkların şahsi değil de ailesel olması daha kötü hissettiriyor. Mesela ben Cem Adrian konserine gittiğim halde yeterince mutlu olamadım çünkü arkadaşlarımın gidemedikleri için üzüldüğünü biliyordum. Ve başkaları için söylediğim sözleri üstlerine alınıp bana küsebiliyorlar. (Bir sevgilim olsaydı ondan daha fazla atar yapabilirlerdi.) Yok ben konuyu kaydırdım. Aile yapıları filan farklı olunca olmuyor işte. İnsan kendisi gibi bir arkadaş istiyor. Üstelik Teoman'ın müziği bırakma oranlarını ele alırsak başka bir konser şansı yakalayabileceğimi düşünmüyorum, hem konserin mekanı da çok güzel. Gidemediğim için içimde kalacak şeylerden biri daha işte, tadaam. (Ne bu sunuş efekti?)

Yani kendime dert edinebileceğim çok şey var. Ama dert edinemeyeceğim ve mutlu olacağım şeyler de var. Ben en iyisi ikinciye odaklanayım.

İyi geceler dünya~
Uykum var benim.
Yorgunum yorgun.

Geç olmasın

Beynim patlayacak gibi sanki.
Ağlamak istiyorum.
Gece gece böyle hissetmek neye alamet?
Bir de belki de öğlen çok şey yediğim için hiçbir şey yiyecek halim yok.
Ay ben biye böyle hissediyorum?
En iyisi uyumaktır belki. Ama hiç uyumak istemiyorum.
Dün tam aşık olacaktım vazgeçtim. Çünkü insan tanımadığı insanlara aşık olmaz. Tipini sevmediği insanlara da aşık olmaz. Sırf güzel yazıyor diye aşık olunmaz. Çünkü sana da yazmıyor zaten. (Neyin kafasını yaşıyorum acaba?)
Rüyamda kulaklığımın kaybettiğim kılıfını buluyordum, demek ki çok özlemişim. Keşke geri gelse. Kesin otobüste düşürdüm.
O kadar çok yere gitmek istiyorum ki.. Evde oturacağımı bilmek hiç eğlenceli değil.
Düşünmek istemiyorum.


Bu şarkı güzeldir. Dinleyelim.

Gökyüzü bazen ciğerime doluyor

Dün geceden beri bende bir hüzün var. Bu sefer sebebini gerçekten anlayamıyorum. Hani dün gece hiçbir şey yapamayacak kadar yorgundum, gündüz öyle değildim ama yine başladı sanki. Zaten mercimekli pilav, sarımsaklı yoğurt soslu tavuklu börek (kesin özel bir adı vardır ama ben bilmiyorum), dolma/sarma ne olduğunu gerçekten anlamadığım yiyecek (ama dolma diyelim, birinin salatalık dolması olduğunu biliyorum), elmalı pasta (kurabiye gibi olan hani), profiterol yüzünden midem karman çorman. Evet önceki cümleden anlayabileceğiniz üzere "yemedim içmedim..." tabirini kullanamayacağım, annemle misafirliklere gidip bulduğumu yiyorum.

Sacide gideli yaklaşık iki hafta oldu. Gitmeden önce onu sürekli sevgimizle boğduk aslında. Ama hani eksikliğini o kadar hissediyorsun ki bazı insanların. Boşalan sıralar, her ders "sanki biri eksik" diyen hocalar, daha yoklama listesinden silinmemiş isimler, hadi biz yine iyiyizdir de Yase'yi yemeğe giderken kimse o kadar uzun beklemez ki... Ne bileyim işte bu kadar alıştığın insanlar farklı oluyor. Samimiyetin basit lafları bile güzelleştirdiği bir durum oluşuyor ya. Galiba insan böyle hüzünlü hissederken bir de içine oturan konulardan bahsetmemeli. Gözleri filan doluyor.

Annem internetten Mahrem ve Münzevi'yi almamı istemişti, ben de onu almışken birkaç kitap daha alayım dedim Nil'in Kelebekleri ve Sabah Uykum'u aldım. Galapagos ve Lolita'yı almayı unuttuğum için kendime kızıyorum. Ve hala C.S. Lewis'in Kozmik Üçleme'sini de almadım. Bu kadar okunacak kitap varken almayı niye unutuyorum ki ben? Ama Game of Thrones serisini kuzenimden alıp okuyabilirim, belki de önce diziyi izlemeliyim. (Bu arada Nil'in Kelebekleri'nin üstündeki pembe şerit yırtılmıştı, bir yere takılıp kopmuş olabileceğini düşünüyorum, üstelik bu sebepten dolayı kitabın arka kapağı da zedelenmiş. Çok üzüldüm.)

Çok çay içmek istiyorum, sonra çayımın varlığını unutup başka şeylere dalıyorum. Çayımın orada olduğunu görünce "eyvah" diyorum içimden, belki de sesli söylüyorum. O çay soğusun istemiyorum.

Bazen neden böyle olduğumu bilmek istiyorum. Sonra (şimdi) "Ne gerek var bilmeye? Otur da çayını iç. Demek ki böyle olman gerekiyor ki böylesin." diyorum.

Çay iyi ki var.

Nedenler lazım

Ve bu dönemki "ben çok çalışıcam, tüm kitaplarımı bitiricem, seneye de sınavda derece yapıcam" hevesim sadece iki buçuk gün sürebildi.

Okul başladığından beri tüm tatilde çalışmadığım kadar çok çalıştım, hatta bugün 8 dersin 6'sı nasılsa gereksiz diye bir geometri bir matematik çözdüm durdum. Ama bende bir baş ağrısız, bir hadsiz stres baş gösterdi. Bugün de akşam evdekilere çattım ve ağlamaya başladım. Bu ağlama "Ama anneannem mantı sevmiyor!"dan başlayıp "Bazen intihar etmek istiyorum, daha doğrusu intihar etsem ne olurdu diye merak ediyorum. Ama intihar etmem çünkü intihar edersem cehenneme giderim."e kadar devam etti. Gözlerim şiş, yüzüm yanıyor gibi bir his var (ama bu his ağlamadan önce de vardı), yine de güzelim diye kendimi avutuyorum.

Benim şöyle bir sorunum var, okulda ya da dershanede mis gibi çalışabiliyorum, hatta etrafta (cırlamaları saymazsak) ses olsa da çalışıyorum. Çünkü çalışırken etrafımda bilgili insanlar olması bana güvence veriyor. Çözemediğim en ufak soruda Buju'ya çözdürebiliyorum. Ama ben hocalara soru sormaktan çok aşırı çekiniyorum. Ben abime her soru sorduğumda "bunun neresini göremedin salak mısın sen" gibi şeyler dediği için hocaların o şekilde ifade etmeseler bile aptal olduğumu düşünmelerinden korkuyorum. Evde de çalışamıyorum çünkü bir tane soruyu bile çözemesem bu sefer kendimi aptal gibi hissetmeye başlıyorum, arkadaşlarım bu kitabı bitirdi ben daha ilk konudaki soruyu çözemedim diye hayıflanıyorum.

Ve ben bu insanların hiçbiri gibi çok iyi bir okulda okuyayım, çok parası olan bir meslek edineyim, hem insanlara da faydalı olsun tabii işim, bir de İstanbul'a yerleşirim diye düşünmüyorum. Ben sadece okumak istiyorum. Okumak okumak okumak. Tonlarca şey öğrenmek istiyorum ben, ama istediğim şeyler. Beğenmediğim kitapları yarıda bırakabileyim istiyorum. Beğendiklerimi zaman kalmadı diye raflara kaldırmak değil. Bana yetecek kadar param olsun cebimde yeter. İnsanlar da istemiyorum çevremde. Mesela internetten tanıştıklarım yeter, bir iki arkadaş, bir de sevgili. Ailem zaten hep var. Daha kimi isteyeyim ki? Üstelik ben kalabalık şehirlerde, elimde telefon konuşup/mesajlaşıp yürürken insanlara çarpmak ve bir özür bile dilemeden içimden içimden yavaşlattığı için söylenmek istemiyorum. Kalabalık caddeler, yüksek binalar, pahalı sinemalar istemiyorum. Minik tatlı bir şehir, hatta ilçe, belki de insanların yazlık niyetine kullandığı yörelerden, her mevsim çok güzel olan havasının kıymeti bilinmeyip ıssızlaşan... Benim istediğim o.

Peki ben istediklerimi elde etmek için örneklerdeki gibi mi olmak zorundayım?

Peki benim bu hayattaki amacım ne olacak?

Sadece devam etmek isterken, ve istediklerimin o kadar zor olmadığını bilirken neden strese giriyorum?
Niye ben ağladıklarımla yetinmeyi bilmiyorum?


Bu çalan şarkı.

Bu da gülelim diye.

Porselen Bebek

Kaç zaman oldu o buraya geleli? Kaç zaman oldu bilmiyorum, ne zaman geldi, ne zaman yerleşti, ne zaman alıştı... Onu fark ettiğim günü hatırlıyorum sadece, o da her çocuk gibiydi, beni fark etmeden önce.

Ben, yıllardır her zamanki yerimde, üstümdeki tozlarla boğuşurken ve cam vitrinlerin arkasında onların televizyon izlediği gibi onları izlerken, görünmezdim. Bir tek Süeyra görürdü beni. Bu kadar çok insan yokken bu evde, ve şu garip aletler girmemişken daha. O zamanlar aramıza bu cam duvarlar girmezdi bu evin halkıyla. Vakti zamanında, Süeyra hala varken ve gideceğini bilmiyorken ben, onun elinde girmiştim bu eve. Bavuluna bile koymamıştı beni, yol boyunca incinmemden korkarak, aklında bin bir felaket atlatıp da getirmişti beni buraya. Ve ilk odası; köşede yatağı, küçük dolabı, bir de çalışma masası. Benim bu evdeki ilk sığınağımdı onun masası. Kitaplar vermişlerdi ona, okuyacaktı, bir kalem ve bir tomar kağıt, istediği zaman yazabilsin diye, merak edermiş anası babası. Haftada bir gün de hoca tutacaklarmış onun için, enstrüman çalmasını bile öğrenecekmiş. Işıl ışıldı gözleri, onun gözlerinin öyle olmadığı zamanlar yoktu galiba. Zamanlar zamanları kovaladı, her girdiğinde odaya daha farklıydı, aynı zamanda hep aynıydı. Anlarsınız. Ama her perşembe akşamı, ıslak saçlarıyla geldiği odasında, beni de oturturdu kucağına, tahta tarağını her zamanki gibi incitmekten korka korka sürerdi o çok sevdiği saçlarıma. Dertlerini anlatırdı, kitaplarda okuduğu şiirleri bana da okurdu, bahçedeki çiçeklerin güzelliğinden, gölgelerin serinliğinden bahsederdi... Bense dinlerdim, konuşamam ya işte dinlerdim anca, ama o bilirdi dinlediğimi. Yine bir perşembe akşamı, ilk defa küçük bir elbiseyle geldi yanıma. İlk defa çıkardı üstümdekini ve onu giydirdi bana. "Gelin oluyorum," dedi "üzülme sen de benimle gelin oluyorsun. Bak bu da gelinliğin işte, ben diktim senin için. Damat bulamadık ama bu seferlik affediver." Ve son odası; ötekinden çok genişçe her şey. Benim yeni yuvam da onun tuvalet masası. Bu sefer her sabah süsleniyor önümde. Hala perşembe geceleri kızım diye sevip tarıyor saçlarımı. Bu nice devam ediyor böyle. Sonra ağlama sesleri duyuyorum bir sürü, her karanlığın ve güneşin ardından artan ağlamalar. Daha az görüyorum onu karşımda, sadece ağlama seslerini bastırmaya çalışan billur sesini duyuyorum uzakta. Sonra bir gün geliyor yanıma ve belimden tutup bu eve ilk geldiğimde önünden geçtiğim bu odaya getiriyor beni. Özür diliyor, beceriksizce. "Kırılırsın, başına bir iş gelir, çok korkuyorum. Sen beni burada bekle, ben hep gelirim seni görmeye." Bu sefer, dört haftada bir pazartesi, karanlık bastırdıktan çok sonra gelip yanıma, hiç çıtırtı çıkarmadan beni yerleştirdiği dolaptan alıyor, misafirlerin bile oturmaya çekindiği o süslü koltuklara oturup tahta tarağıyla saçlarımı tarıyor. Bazen, çılgınlık yapası tuttuğunda, köşedeki piyanoya oturtuyor beni, "Uyanırlarsa uyansınlar" diyor "sen şu sesleri dinle de. Ah ne güzel." Ben de onun dediğini yapıp dinliyorum. Ne kadar sürüyor bu dinlemelerim? Aydınlık gelmiyor, kimse gelmeden o da beni dolabıma kapatıyor. Ve bunlar olurken tüm tarihler birbirine karışıyor. O titreyen elleriyle bile gelip benim saçlarımı tarıyor. Bir süre sonra, hiç gelmiyor.

Onun yokluğunda, porselen tenim cama dönüşüyor adeta. Kimse görmüyor bir daha, ne beni içimdeki ruhu. Ve çok zamanın ardından, sanki uzun bir uykudan uyanır gibi tüm bedenimde hissediyorum camı tıklatan küçük bir elin sesini. Bana bakıyor, bu kızın da gözleri ışıl ışıl, aynı Süeyra'nınki gibi. "Ne arıyorsun sen orada?" Benimle konuşuyor işte, başka kimle konuşabilir bu camların ardında. "Canın sıkılmıyor mu senin orada? Ah benim de senin gibi bir bebeğim vardı da şimdi çok uzaklarda kaldı, hoş sen ondan güzelsin. Hiçbir şeye dokunmamam gerekmiş burada, öyle olmasa almaz mıydım seni elime, oynamaz mıydım seninle?" Konuşmaya başlıyor benimle, uzun uzun. Her geldiğinde buluyor beni aynı yerimde, anlatıyor, dinletiyor. Bense açılmasını bekliyorum bu cam duvarın, bir umut, ve tahta bir tara, yıllar sonra saçlarıma değecek.



(Hikayeden sonra yazı yazmak istemedim ama hikayeyi yazarken de şimdi de çok uykuluyum, o yüzden gariplikleri görmezden gelin ^^')
(Bir de eleştiri yapsanız çok şukela olur)

La vie en rose


Bu...


Ve bu...

Aptalca ama sanki aldığım ilk piyango biletine büyük ikramiye çıkmıştı ve bir daha da kazanmayacağıma eminim. O şekilde olmaz yani. O yüzden artık pek piyango bileti almıyorum.
Bir de bu.

Kısa Kısa 13

Azar azar mı yazıyorum buralara hep? Ama yazdım mı da tam yazıyorum, onu biliyorum.

Sena'yla buluşmamız güzeldi, onunla sinemaya gitmeyi ya da hep aynı dükkanlarda dolaşmayı, oyuncakçıda en yukarıdaki kocaman ayının ne kadar yumuşak olduğunu tahmin etmeyi seviyorum.
D&R'a girdiğimde aslında aradığım kitap Galapagos olmuştu (Cessie önermişti) ama ellerinde yoktu, zaten minnacı bir yer olduğu için şaşırmadım. Ben de şans eseri çok uzun zamandır istediğim Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'i yanında da çıktığından bile haberim olmayan Dokunma Dersleri'ni aldım, eh bi de görmüşken hatrı kalmasın diye Yeryüzüne Dayanabilmek İçin'i aldım. Yalçın Tosun'un Peruk Gibi Hüzünlüsü'nü zamanında bir çırpıda okuyuvermiş, üstüne bir de G.'ye okutmuştum. Yalçın Tosun'un hikayelerindeki hiç beklenmedik dokunuşlar etkiliyor beni, hani okurken bir süre sonra alışıyorsun, neyin nerede çıkacağını biliyorsun ama bazen öyle sonları oluyor ki o birkaç sayfalık öykülerin ister istemez etkileniyorsun. Yeryüzüne Dayanabilmek İçin'i aldım almasına ama Tezer Özlü'nün okunacak birkaç kitabı daha var bende, ama kitabın kapak renkleri öyle bir aldı ki beni benden tutamadım işte kendimi. Kim bilebilirdi ki turuncu ve grinin birbirine bu kadar yakışan iki renk olduğunu?

3 gündür de aldığım kitapları okuyorum işte. Cumartesi teyzemdeydik, bugün de öteki teyzeme gittik. Dün manyak gibi akşamın bir vakti kalktım koridordaki kitaplığı düzenlemeye karar verdim. Önce her şeyi indireyim, sonra kategorilere ayırıp sıra sıra dizeyim alırken koyarken kolaylık olur. Dürüst olmak gerekirse indirme aşaması dizme aşamasından daha zordu. Bir de kitaplar dağınık biri o yanda biri bu yanda kitapları üst üste koyuyorum, bir de üst raflara ulaşabileyim diye sandalye var yanımda, üç tane yarı boyum kadar kitap kulesi ve sandalye arasında sıkıştım, orada nasıl çıktım ben de anlamadım. Ama en sonunda kitapları siyasi/milli kitaplar, dini kitaplar, Türk edebiyatı, psikoloji/felsefe, dünya edebiyatı şeklinde sınıflandırıp sıra sıra dizdim (birkaç rafa iki tane sıra yapmam da gerekti çünkü kitaplar çok kitaplıktaki yer az), ne halta yaradığını anlamadığım kitapları kitaplığın altındaki dolaba yerleştirdim, çocukların okuyabileceği terbiyedeki ve eğlenceli kitaplarımı kuzenimin çocuklarına vermek için ayırdım, bir daha suratına bakmayacağım kitapları da bir ara gider pasajda satarım/takas ederim diye ayakkabılığın üstüne yığdım. Aslında bir açıdan güzel oldu bu olay çünkü evde olduğu halde bilemeyip de yeniden aldığım kitap çok oluyordu. Aldığımız demiyorum çünkü bu evde kitap okuyan bir ben bir anneannem var, anneannem de yeni bir şey okumuyor zaten.

Yarın okul açılacak, ben ödevlerimi yapmadım, okul açılsın da istemiyorum çünkü insan içine karışmayı hiç ama hiç sevmiyorum. Anasının kızı ne olacak. Annemle bana kalsa kimsenin yaşamadığı bir sahil kasabasına yerleşip denizden aldığımız ilhamla gece gündüz çay içip bir şeyler yazıcaz. Ama olmuyor işte. Olsun ben eminim bir gün minnacık bir evim, şimdikinden daha sağlıklı bir bilgisayarım ve yazılmış bir ton hikayem olacak. O zaman da mutlu mutlu devam edeceğim hayatıma.

Ama yarın okul var yaaa~

Bir de annem odamı topladı, sanki çırılçıplak kaldı odacığım.


Klipteki kedi için,
güzeller güzeli Nina Nesbitt için,
ve tabii şarkılarına bayıldığım Ed Sheeran için.

Kirpik

Hikaye. Anlatacak hikayelerim var. Okumak bana o kadar iyi geliyor ki her şey gece oluyor, ya da tek bir kişinin hikayelerini okuyunca öyle oluyor. Ve bana hep bir ilham geliyor. (Aman ne ilham.)

Hikaye. Gelecekten bahseden bir hikaye. Yaşanmış yaşanmamışlıklar işte. Aklımın içinden dakikalar boyunca geçen ve en mükemmel halleri çoktan zihnime yazılıp raflara kaldırılmış, raflar kaydığı için unutulmuş hikayeler.

Gece karanlığı. Korktuğum için perdeler kapalı, pencereler kapalı. Gözlerimin alıştığı karanlıkta, odayı aydınlatan hiçbir şey olmaksızın, yanımda uyuyan onu izliyorum. Aklımda bir sürü soru, neden onu izliyorum? Gözleri kıpraşmıyor rüya görürmüş gibi, kirpikleri... Kirpikleri ne ki? Her zamanki gibi, belki de sadece güzel bir şey ararken gözüme çarptıkları için.

Parmak uçlarımla, uyanmamasını dileyerek, dokunuyorum yüzüne. Anlamsız bir rota izleyerek. Yanağından çenesine, çenesinde yukarı çıkıp burnuna. Belki de kulaklarının arkasına. Sonra gözlerim doluyor, belki. Düşünüyorum. İzliyorum onu uykusunda. Uyuyor sadece.

Bir tokat atmak istiyorum parmaklarımı dolaştırdığım yüzüne. Çok sert bir tokat atmak istiyorum. Vereceği tepki hakkında hiçbir şey bilmeden, belki bağrış çağrışlar, belki bir küfür ve arkasını dönüp yine uyumaya devam ediyor.

Başka bir senaryoda, aynı sahne. Belki de dayanamıyorum bu sefer. Mutfaktan bir bıçak seçiyorum kendime. Demir, bilenmekten eskimiş ama iyi kesiyor işte. Siyah sapı elime biraz büyük geliyor, o kadar da oluversin diyorum. Durup düşünüyorum bir an, ama düşünmekten korktuğum için yabancı şeyler düşünüyorum. En son ne doğramıştım bu bıçakla? Domates mi? Ya da et? Peki bir daha domates doğrayamam mı bu bıçakla? Yanına dönüyorum. Belki de uzun süredir ona yakıştırdığım tek şey. Soğuk demir ve hemen altından akan, neden içimde titreme hissi uyandırdığını anlamadığım, sıcak kanı. Boynunda, nabzı atıyor, böyle çok masum görünüyor, o çok masum göründüğü için ağlıyorum. Bıçağı yavaşça kaydırınca boynunda, filmlerde bile izlemeye dayanamadığım bir sahne, karanlıkta izi bile belli olmayan kesikten yavaşça akmaya başlayan kan. Ama işte bu hikaye, çünkü fazla asil bir sahne. Duymazdan geldiğim boğuk hırıltılar, küfür dolu gözler, yavaşça dudaklarımla buluşup "sus" demesi gereken bir işaret parmağı yerine elindekini de yere atıp eşiyle buluşan ve beni susturmaya çalışan eller.

İşte bu sadece masallarda olur. Ve bu bir hikaye.

Başka bir senaryoda, bu safer uyanık olan o. Ben uyuyormuş gibi yapıyorum, çünkü öyle olması gerekir. Kocaman açılmış gözleriyle bana bakıyor. Gözleri ne diyor göremem, çünkü benimkiler kapalı. Belki ne kadar güzel olduğumu düşünüyor. Belki hiç bir şey düşünmüyor, yanında olduğum için mutlu, güzel şeyler hissediyor. Peki uyanık olduğumu nerede biliyor? Gülümsedim mi, yine, yanlışlıkla, yanağımdaki elini hissedince? Kısık sesle konuşuyor, öyle olmasa bile sorun olmaz çünkü duyabilecek başkası yok, ama böyle konuşunca daha hoş oluyor, sanki içimden bir şeyler kopuyor. "Işığı açabilir miyim? Seni daha iyi görmek istiyorum." O da gülümsüyor.

İşte bu da sadece masallarda olur. Oysa bu bir hikaye.

Bu hikaye devam etmiyor.

Çünkü geriye kalan hikayeler masal olmaya devam ediyor.

Ve ben masalları sevmek istemiyorum.


3 günlük özet


Zaman akıyor, geçiyor, ben çok eğlenceli üç gün geçirdim, iyi ki de geçirmişim.

Aslında uzun uzun anlatmak isterdim ama halim yok. Daha sonra anlatırım desem de anlatabileceğimi zannetmiyorum, olayların üstünden zaman geçince iyice kaybediyorum. O yüzden şöyle bir özet geçersem hiç yoktan paylaşmaktan mutlu olurum diye düşündüm.

1. Gün / Salı: Sabahın köründe kalkıp dershaneye gitmek benim için zaten zorken, tam dershane kapısının önünde biri dürttü beni. Dürtme dediğim de nasıl dürtme, omzum delindi zaten, Aytüş'müş. Oluyor tabii öyle arada ama bari sabah elinin ayarına dikkat etse, ona carladım galiba. Okul zamanında öyle olmuyor ama tatil zamanında uykuluyken çok çirkef oluyorum galiba.
Zaten dışarısı buz gibi, ben kalın giyindiğimi zannediyorum ama dershane de buz, öyle soğuk ki soğuktan burnum akmaya başladı, montumu çıkarmıştım ama baktım bu soğukta olmuyor tekrar giydim. Sınıftaki bazı kızlar (etüt için sınıfları birleştirmişlerdi) öyle bir konuşuyor ki delirecektim, en sonunda hocacım yavru köpek bakışlarımıza dayanamamış olsa gerek üç kişi yan sınıfa geçtik.
Öğlen yemek için çıktık, oradan sinemaya geçip hocayla buluşacaktık. Yolda dürüm aldım, Zey beni sinemaya bırakıp eve gitti. Orada bekledim bekledim bekledim. Hoca ve birkaç kız daha geldi. Vizyonda çok da güzel diyebileceğim filmler yoktu ve biz de Patron Mutlu Son İstiyor'a gitmeye karar verdik. Ve iyi ki de gitmişiz. Ezgi Mola'ya mı hayran kalsam, Kapadokya'ya gidip de balona binme hayalleri mi kursam, "ayy ne güzel düğün planladılar yaa" diye mi iç geçirsem bilemedim, hepsini birden yaptım.
Film bitti, ben mutluyum, hocam eve gitmek istemiyor girdi koluma işin var mı dedi, e ne işim olacak sanki, aldı beni wafflecıya götürdü. Şimdi şu wafflecıyı şöyle anlatayım, bizim burada şehirde ne kadar cafe ve benzeri şey varsa hepsini 2 yere yığmışlar geri kalanında mumla ara ki bulasın. Benim evim de o mumla aramalı kısımda olduğu ve dışarı çıktığım pek arkadaşım olmadığı için de bir yere gidip oturayım, çayımı içeyim, karnımı doyurayım olayım yok. Hoca beni çok tatlı bir yere götürdü, sadece waffle yapıyormuş orası ve ben oranın önünden birkaç kere geçsem de o özelliğini bilmiyordum. Koltukları aşırı tatlı, içerisinin dekorasyonu nostaljik, avizeler şeker mi şeker ve o soğukta tam kapının üstünde olan ufo sayesinde sıcacık. Sırf o sıcak yüzünden bile oradan kalkmak istemedim.
Güzelce karnımı doyurdum, tabii yine tabağımı bitiremedim. Yol üstündeki müzeye uğradık hocayla, ora da müze mi değil mi orası bile belli değil. İçerideki adam da takmış "Odaları sırayla gezin." diye uyarıp duruyor, sanki bir o odaya bir şu odaya girsek bir şey gelecek başımıza. Oradan da çıktık ve ben annemin işyerine kadar yürüdüm. O gün ısınamadım.

2. Gün / Çarşamba: Tamam öteki günler 1. gün kadar dolu dolu geçmemiş galiba. Yine sabah buz gibi dershanede başlayan etütün ardından avm'ye gitmeye karar verdik ve sadece 3 kişiydik, üstelik bir tanesi sayısalcı, misafir olarak katıldı aramıza. Saçma saçma şurayı burayı dolaşalım faslından sonra son kata çıkıp yemek yemeye karar verdik. Ben lahmacun, biri pizza, bir başkası da kumpir yedi. Ve güzel hocamız bize lise anılarını anlatmaya başladı. Ben daha önce demiştim çok kafa bir hocamız var diye, gerçekten de benden çok daha zevkli bir lise hayatı geçirmiş. Aslında zevksiz bir lise hayatı yaşayan benim, kabul ediyorum. Bu gün de gezdik tozduk ve kendime baykuş şeklinde kutusu olan el kremi bulup aldım, çok sevdim.

3. Gün / Perşembe: O gün bugün, daha doğrusu saate baktığımda anladığım üzere dündü. Sabah deneme olduk, sonra da köfte ekmek yemeye gittik. Üstelik ben bir şişe yada kutu ya da o plastik beyaz şeyin adı neyse ondan ayran içtim. (Bilmeyene not: Ben pek ayran içen birisi değilim.) Çıkışta Aytüş'le boş boş kırtasiye gezdik. O gidince de birmilyoncu gibi bir yere girdim ama dandik şeylere bakarken bile kadın beş santim ötemde dikilince kötü bir psikolojiye girip hem oradan tüydüm. Yine annemin yanına gittim, sonra babam da geldi beraber eve gittik, uyumaya çalıştım uyuyamadım. Zaten kuzenimgile gidecektik hazırlandım gittik. Abimin telefonundan kendimin bir sürü fotoğrafını çektim, sonra da etraftaki şeylerin fotoğrafını çektim. İstanbul'dan gelen kuzenimin bebeği bugün neredeyse hiç ağlamadığı için çok mutlu oldum. Sonra kuzenimin oğlu okey oynamak istedi ve oynamaya karar verdik, tadaam 2 taş eksikti. Üstelik taşların içinde olduğu torba da yapış yapıştı ve rengi elimize çıktı, neyse ki yıkayınca geçti. Biz o 2 eksik taşa rağmen oynadık ama babam dizimi evde izlemek istiyorum diye tutturduğu için eve döndük. Evde bik bik bik annemle konuştum durdum ama annem Candy Crush Saga'yla benden daha çok ilgilendi, yazık bana.

Az çok anlattım işte

Bugün Sena'yla buluşacağım umarım çok çok güzel bir gün olur.

Hepinize güzel günler, iyi geceler~

Yakınmaca

Mesaj yazıp siliyorum, insanlar onlarla konuşmamı kibarca istemediğinde ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Eğer kabaca istemiş olsaydı sürekli bir şeyler yazabilirdim ve bu yüzden kendimden utanmazdım galiba.

Yok yok yok olmuyor bir türlü. Aklıma gelenleri mat ve net bir şekilde dökemiyorum kelimelere sanki öyle görüntü ve ses olarak kalıyorlar aklımda, acaba ben kurgusal yazı insanı mı değilim? Ve bilgi dünyam o kadar gelişmemiş ki bilimsel/yorumsal yazı bile yazamıyorum. İstemesine istiyorum ama olmuyor işte. Tabii ki de yazdıklarımı seviyorum ama bende hep bir tatminsizlik oluyor. Aslında yaptığım her şeyde bir tatminsizlik oluyor, her şey için "şöyle yapsam daha mı iyi olurdu" acaba diyorum.

Ama şu da var ki bazı şeyler için sadece sabretmek gerekiyor, eğer sabretmezsem hiçbir şey yerli yerine oturmaz.

Sabretmeyi becerebilen biri olduğumu söyleyemem. Şimdiye kadar hiçbir olayda sonuna kadar sabredemedim ve hep bir sorun çıktı işte. Ne yapabilirim, nasıl yapabilirim?
Bazen sürekli bik bik bik dert yanabileceğim ve bana her konuda en güzel fikirleri veren birinin olmasını istiyorum.
Sonra hatırlıyorum ki insanların beni sevmemesinin sebebi onların samimiyetine güvenip bik bik bik konuşmam oluyor. Blog yada twitterla konuşmak insanlarla konuşmaktan daha kolay, hiç yoktan cevap vermese de orada seni okuyan ve anlayan birinin olduğunu biliyorsun, dünyanın herhangi bir yerinde senin gibi hisseden birinin olduğunu da biliyorsun.

Tabii ben anca en başta pes edeyim.
Eninde sonunda o mesajları bir bir yollayacağımı bildiğim halde yazıp yazıp sileyim.
Bir yerden sonra bıkacağımı bildiğim halde sanki çok kararlıymış gibi yazmaya başlayayım.


Öküzlük göreceli bir kavram

İnsanların nasıl tepki verdiğini bilemeyecek kadar öküzüm galiba.

Şöyle ki ben kitabımın ilk bölümünü bitirdim ama daha ilk bölümde çok sıkıntı var. Çünkü ilk olarak konuya çok bodoslama daldım, hani bir okuyucu hazırlanır, duygular harmanlanır yavaş yavaş olay akışına girilir ya onu yapmadan direk başladım anlatmaya; ikinci olarak çok fazla diyalog var çünkü yeterince kaliteli betimleme yapabildiğimi düşünmüyorum ve betimleme yapabilecek bir alan getiremiyorum aklıma, benim için yazarken önemli olan diyaloglar oluyor hep, dediğim gibi bunu bir kitapmış gibi düşünemiyorum, hatta insansal düşünemiyorum çok kurgusal aktarıyorum olayları ben, eksiklerimi karakterlerin konuşmalarıyla dolduruyorum; üçüncü olarak insanların hangi olaya ne derece tepki vereceklerini ve bu tepkilerinin sonuçlarının ne olacağını kestiremiyorum. Üçüncü maddeyi biraz açarsak şöyle, kitabımın ana karakteri sevgilisinin aslında sadece devlet tarafından görevlendirilmiş bir insan olduğunu ve duyguları ne kadar samimi olsa da onu bırakıp görev başına döndüğünü öğrendikten sonra e haliyle çok yıkılıyor, ama karşısında bunu ona anlatan bir de devlet görevlisi var ve etik olarak o adama da kızıp bağırması hiç uygun değil. Bir kere devlet memuru düğmesini koparsan iki aydan başlar. Düşünüyorum düşünüyorum çocuğa aşırı tepki verdirtsem ruhsal tahlillerini kaliteli yapamadığım gibi üstüne bir de öteki adamın gerilen sinirlerini de iyi yansıtamayacağım.

Sizce ne yapmalıyım?

(İyice Lori'nin Günlüğü'ne döndü olay. Bakalım kahramanımız bir dahaki bölümde kitabı hakkında neyden şikayetçi olacak. İzleyelim görelim.)


Buradan size "Yardım!" diye bağırıyorum.
Yok ya ağlamıyorum :P

Kitap

Gerçekten hayranım şu uzun uzun seri seri kitaplar yazan insanlara, tabii bazıları bir yerden sonra sıkıyor ve insan "Yeter artık yeter! Daha fazla kitap yazmasana be adam." diye düşünüyor, hatta çıkması için uzun uzun beklediğim serilerde oluyor bu hep. Çünkü bekliyorsun, bekliyorsun ve o kadar çok bekliyorsun ki öteki kitaplarda kim ölmüş kim dirilmiş hepsini unutuyorsun, öyle olunca da aylar sonra çıkan kitaplardan pek bir tat alamıyorsun. Örneğin ben Lauren Kate'in Düşüş serisinin ilk kitabına deli gibi aşık olmuştum, gecem gündüzüm oradaki yakışıklı meleklerdi. Sonra ne mi oldu? Serinin ikinci kitabı Türkçeye o kadar geç çevrildi ki ben elime aldığımda kitaptan çoktan soğumuştum.

Şimdi böyle güzel bir giriş yazısından sonra "Ne amaçlıyor bu kız?" diye düşünebilirsiniz. Kitaplardan mı bahsedecek yoksa neyi sevip sevmediğinden mi? Aslında ben de bilmiyorum kediciklerim, şuan amaçladığım şey iki kategoriye de giriyor olabilir. Hani dün yayınladığım hikaye vardı ya "Yankı" işte ben artık nasıl gaza geldiysem (ya da kendime gaz verdiysem) onu önce uzun hikaye sonra da roman haline getirmeye karar verdim. Şöyle ki romanım paralel bir evrende geçiyor, bu evrende her şey müthiş bir uyum halinde devam ediyor ve teknoloji de tahmin edeceğiniz gibi en üst seviyede. Roman Yankı adındaki kahramanımızın, biricik aşkının aslında sadece onun kendine yararlı olmayan kişiliğini düzeltmek için gönderilmiş biri olduğunu öğrenmesiyle başlıyor.

Son zamanlarda aklıma gelen her kurguda fark ediyorum ki ben yazdığım şeylerin roman veya hikaye olarak kalmasını istemiyorum, çünkü romanlarda betimlerin aklımda biçimlenecek şekilde olmasını hikayelerdeyse daha çok imgesel ama vurucu konuların işlenmesini seviyorum. Aslında ben yazdığım bu şeylerin tam olarak anime senaryosu olmasını isterdim. Daha çok diyaloğa dayalı ve filmleştirilmesini istemediğim derecede ütopik ögeler içerdiği için bu fikir o kadar hoşuma gidiyor ki... Ama naparsınız, hayat işte. Belki de rüyalarımda Yankı'nın tatlı mı tatlı bir anime karakteri olduğunu görebilirim ne dersiniz?

Sizden bir tek isteğim var, bana yardım etmeniz çünkü bazen kendimi hiçbir şey yazamayacak kadar yeteneksiz ve fikirsiz hissediyorum. Ama alakalı ya da alakasız, güzel bir şey okuduğumda içimi inanılmaz derecede ilham kaplıyor. Mesela eski sevgilim beni whatsapp'dan engelleyince can sıkıntımı neyle giderebilirim diye düşünürken birkaç hikaye okudum ve bam! çok saçma bir kısa hikaye yazdıktan sonra onu başka bir yöne çekerek harika bir kurgu elde ettim. Peki diyeceksiniz "Napalım, engelleyelim mi ilham gelmesi için mi?" Hayır tabii ki de, bu da bir seçenek ama genelde kalbimi kırar. O yüzden bana ilham alabileceğim şeyler gösterin, hikayeler, romanlar, şiirler, şarkılar, diziler... ve böylece ben de kendime geleyim.

Çok mu konuştum yine ayaküstü? Hem de sadece beş sayfa yazabildiğim kitabım için, her neyse bugün beş yarın on beş. Hoşunuza giderse de kitabımı beleşe yollarım. (Espriyi anlayan olursa bana küfredebilir, sorun değil ^.^)


Ve ben bu şarkıyı ilk kez dinliyorum, galiba.

Yankı

"Bir gün seninle tanışabileceğime asla inanmadım, ta ki seni görene kadar. Herkese böyle mi olur yoksa sadece ben mi bu durumdayım?"

Balkonun gri demirlerine yaslanmış şehri izlerken gülümsüyor, bir yandan da konuşmaya çalışıyordu işte Yankı. Arada bir durup derin derin nefes alıyordu. Sanki yaşadığı her saniye bunları düşünmemiş gibi...

"Biliyorsun işte, filmlerdeki gibi. Sen buradasın ve... Ben hep buradaydım ama sen yoktun işte. Her kuş burada bekledim seni. Her bahar geldiğinde sensiz yedim ilk dondurmamı, hani dondurmaların yanında bir de promosyon olarak bir tane daha veriyorlar ya ne yapacağımı bilmediğim için almadım hiç onlardan. Hep seninle tanışayım da her gün o dondurmalardan alayım istedim ben. Ama inanmadım işte. Aah!"

Rezil olmuş edasıyla ellerini yüzüne kapattı. Sonra da parmaklarının arasından onu yüzünde mahcup bir gülümsemeyle izleyen Neva'ya baktı. Aslında onu hep böyle izlemek isterdi, parmaklarının arasından. Ona dokunmadan, onu korkutmadan, incitmeden. Uzaktan ama hep yanından.

Ama dayanamadı işte indirdi ellerini yüzünden ve Neva'nın elini avcunun içine aldı, ne kadar minikti ne kadar narin. Gözlerini kapattı anlığına ve yine o derin nefeslerden aldı. Bazı anların tadını sonsuza kadar çıkarmak istiyordu.

"Ne diyorum ben ya? Niye saçmalatıyorsun beni? Biliyorsun her şeyi. Bildiğini biliyorum. Hissettiğini biliyorum. Boş ver şimdi sen bunları. Dondurma yemek ister misin ya? Ama küçüğünü sen ya üşütürsün sonra. Bak valla aç gözlülüğümden demiyorum bitanem."



Şiir - 8

Solmuş kanatların, tozlanmış
Çukurlarında birikmiş yağmur damlaları
Kimse gelmiyor, görmüyor, duymuyor
Şerit çekmiş yollarına
İşaretler hep çıkmaz sokaklara
Ve sen bekliyorsun labirentin kalbinde
Kıpırdayamazsın, taşlar parlayana kadar

Kırık kırtık kağıtlardan - 4

Bir Sayfa

Kuruntulu renkler bunlar, sana yakışmayan. Hep tanıdık cümleler, bildik kelimeler. Hep aynı kelimeler söylediklerin, hep yapmak isteyip de yapamadıkların. Ah, ne kadar tatlı diyorsun, ama aslında o kadar tatlı değil. Öylesine devam ediyorsun her şeye. Devam etmemek acıtıyor canını. Çirkin olduğunu biliyorsun bazı şeylerin. Ama sen onun çirkin olduğuna inanmasan aslında çok güzel, sen inanmasan sevilesi her şey. Bir yeri düzeltmek isterken ötekini kaydırmak. Hep o hikayeler, hep aynı hikayeler, kurgusuz, sevgisiz hikayeler. Bir kurgu bulmak gerek belki de sadece, hayal gibi. Hayal kurmak yeter belki de. Hayal. Güzel kelimeler. Bu açıdan yazınca güzel görünüyor, ama biraz uzaklaştırıp alıcı gözle bakınca neden öyle olmuyor? Dünyaya bulanık bakarsak ya da daha yakından bakarsak daha mı güzel görünür. Bütün olarak ele almak gerekmese her şey böyle tatlı mı acaba. Giderek bozulmasa mı acaba kelimeler. Kelimeler. Kelimeler. Hep aynı "kelimeler".

Öteki Sayfa

Bundan sonraki derse dayanabilir miyim pek bilmiyorum. Ne kadar da zamansız zamanlar bunlar. Böyle uzun uzun yazmalar, okumalar. Okumalar? Yok okumuyorum şuan. Okumak bazen çok uzak kalıyor. Okusam unuturum ama okuyamıyorum. Okumak bambaşka bir şey. Bazen utanıyorum, ben de başkalarının sevdiklerini basitleştiriyorum.

Mübarek kalem. Bizi de okutsalar keşke. Toplasalar bir yere, birkaç hoca getirseler, "okuyun üfleyin bu kızlara, ne olacaklarsa olsunlar" diye bir şeyler desinler. Ne olacaksa olmayacak gibi hissediyorum sanki.

Bazen davranışlarımda abartıdan hiç mi hiç kaçamıyorum. Abartı benden kaçabiliyor mu acaba? Aman kaçan da zaten kovalanır. Kafasına kova mı atsam acaba abartının? Ya da bir kova suyla abartıyı yıkasak da o da kendinden mi kurtulsa acaba? Sıcak, acı, ağrı, portakal, krem, aaa, açım, yemek, su, propoganda, sovyet rusya, Azerbaycan, sepetli yumurta, yumurtalı ekmek, kafkasya. yayayayayayayaya

Bu da başka bir sayfa.