Bir öyleyim bir böyle

Gündüz benim kadar neşelisi yok, sonra akşam eve geliyorum ve *bum* birden sessiz ve içi daralan bir insan oluveriyorum. Mesela bugünkü gibi.

Aslında sabah en az 11'e kadar uyumayı planlıyordum, oldukça geç yatmıştım. Ama sabah annem nöbetçi olduğu için uyanmışlardı ve beni de kahvaltıya çağırdılar, annem ve babam evden çıktığında ben anca kahvaltı yapmaya başlamıştım, kahvaltıdan zaten birkaç çeri domatesi, salatalık ve çok çok az boyutlarda peynir yiyip kalktım. Aslında benim amacım uyumaktı ama baktım uyuyamıyorum bari banyo yapayım dedim. Çıktığımda Elif aramıştı. "Gülnur hoca beni çağırdı sen de benimle gel" diye anladım ama meğersem Nur hoca çağırmış, tabii benim Nur hocanın dersine girmişliğim filan da yok ama yarım saat içinde saçlarımı kuruttum, kıyafetlerimi ütüledim, giyindim, çantamı hazırlandım, neyse ki babam beni gideceğim yere kadar bıraktı. Nur hoca çok tatlı bir kadın ve bize çok iyi davrandı "civcivler" diye sevdi bizi. Onun yanından ayrıldığımızda saat daha 12'ydi ve benim dershanemin başlanmasına daha iki saat vardı. Aslında eski sevgilime yollamak için İstanbul'dan kartpostal almıştım ama onları da evde unutmuştum, yani yapabileceğim bir aktivite yoktu. Boş boş birkaç yer gezdikten sonra aklımıza bir fikir geldi. Dün gece Ata'yla 3 yıldır aynı sınıfta olmamıza rağmen ne kadar az anımız olduğu hakkında konuşmuştuk. Neden daha fazla anımız olmasındı? Beraber bir çay içseydik? Ama kabul etmezdi... Yine de niye sormayaydık ki? "Elifle dışarı çıktık, sen de gelsene çay içelim." "Hani hiç anımız yok, bir sürü anımız olsun. Ne bileyim işte of." tabii ben bahane filan bekliyorum, bir "evdeyim çıkamam" bekliyorum, "Geleyim" beklemiyordum. Ama cevap "Geleyim" oldu. Tam anlamıyla oha filan oldum. Sonra acaba Alperen'i de mi çağırsak diye düşündük, ama Ata zaten Alperen'i yanında getirmiş. Hayatımda ilk defa gece gündüz beraber olmadığım arkadaşlarımın yanında çenem düştü. Hatta Alperen günün sonunda "senin sohbetin güzelmiş" diye şaşkınlığını belirtti.

Ama günün en güzeli olayı Ata'ya oje almak için pastele gitmekti. Alperen içeri girmek istemedi, aslında Ata ve Eliş de girmek istemedi ama ben onları zorla peşimden soktum. Tabii içeri girmeden önce Ata ona aldığımızı kimsenin bilmemesini istedi. Ama bu konuda gerçekten kötüyüm. Şöyle bir sorun vardı ki oradaki ojelerin hiçbiri güzel değildi. Halbuki ben kendiminki gibi bir Flormar M02 bulmayı umuyordum, hayal kırıklığına uğrayıp şuan markasını hatırlamadığım siyah bir oje ve aseton aldık. "Siyahtan başka renk istiyor musun?" "Ben ne bileyim bana almıyoruz ki." "Aseton ister misin."
İnsan arada bir arkadaşlarıyla oje almaya gitmeli. Tabii daha çok oje çeşidinin ve daha bilgili görünen satıcıların olduğu bir yere.

Dershaneye geldiğimde dersin yarısı geçmişti ve çok üşüdüğüm için karnım ağrıyordu. Zey sadece 3. derse gireceğini söyledi. Ben de 2. dersten sonra baktım olmuyor teyzemlere gittim. Oradan da eve işte. Saatlerdir bu yazıyı bitirmeye çalışıyorum ama bir türlü bitmedi gitti. Son paragraflar o yüzden hemencecik geçiverdi.

Şarkı olarak da size Mirekelam'dan Tavla'yı hediye ediyorum.
Bu bitince de gidip Bir Fotoğraf Çekinebilir Miyiz'i dinleyin.

Mim 7 / Mim Mimi

Dördüncü Tekil Şahıs ve Keyaki beni mimlemiş, nasıl mutlu oldum anlatamam :)
Tabii her mimde olduğu gibi endişelenmedim değil. O yüzden yazacağım blog sayısını minimum seviyede tutmayı planlıyorum ki yazmadıklarım üzülmesin. Takip ettiğim her blogu mümkün olduğunca okumaya çalışıyorum, arada kaçanlar affetsin, yorum yazmadıklarım da lütfen ama lütfen üzülmesin.

Ucuz Roman Olmak

Athena Olmak İsteyen Kız

Zompirink

Uzun Saçlı Kel Adam

Senden benden bizden

Ponti

Mia Wallace

Melodram

Yumiyum

Keyaki

Kanalizasyon Balığı

Arssuu

Kişi sayısını bir düzine ile kısıtlı tuttum ve uzun zamandır yazmayanları çıkardım, ama daha yazmak istediğim çok kişi var. O yüzden okunduklarını bilen, takip ettiğim, blogumu okuyan herkes bu mimi yapabilir. Mimlediğim kişilere bu sefer mimi söylemek istemiyorum, utangaçlığımdan galiba ben insanları mimlerken de çok çekiniyorum.

Görüşürüz kediciklerim.
Bol bol yazın bol bol okuyun~

Çünkü deniz yok burada

Saat 19.18 (Bu demektir ki biri beni düşünmüyor. Şuan 19.19 olmasının bir anlamı yok.)

Hiç ortada pişman olunacak bir şey yokken sebepsiz pişmanlıklar yaşadığın oldu mu? Kalbinin sıkışıyor hissi, an an gözünden dışarı çıkmak için savaş veren yaşlar gibi. Yok yok ağlamıyorum, gözüm mikrop kapmıştı ya hani, fark etmedin mi çok kırpıştırdım bugün gözümü. Yok ya, merak etme sen, iyileşmişti aslında ama okulun bahçesi çok yeşil, çimlerde oturmaktandır, havada uçuşan polenlerdir, kaçmıştır işte gözüme bir şeyler.

Şu sıralar işte, hep oynamaktan korktuğum rolleri oynuyorum hayatta. Hatta hissettiğim duyguların gerçek olmadığını, bu duyguların kendimi rahatlatmam için bilinçaltım tarafından oluşturulduğunu düşünüyorum. Bazen hissetmek istemiyorum. Mesela bugün görseydin, birkaç ders önce o kadar çok güle güle konuşmuş hoplayıp zıplamıştık öğle arasındaysa tek başıma boş bulmaca sorularına baktım, başım ağrıdı, içim sıkıldı.

Şu sıralar bir garibim işte. İnsanların duygularını tahmin ediyorum, sonra düşünüyorum. İnsanların duygularının da gerçek olmasını istemiyorum. Hatta benimki gerçek olsun onlarınki olmasın diyorum. 9. sınıfta kimsenin beni sevmeyeceğini düşünüyordum ya. Sonra işlerin değiştiğine emin olmuştum. Artık daha kötüsünü düşünüyorum. İnsanlar beni sevse bile en sonunda ne kadar iğrenç bir insan olduğumu anlayacak. Ah her neyse, bak işte yeniden bu şehre dönmek yaramadı bana. Hep bir basıklık, hep sınırlanmışlık hissi. O denizin maviliğine bakarken ve ufukta boş ovalar yerine sonsuz denizler olduğunu düşünürken hissettiklerim yok burada. Kaçıp gitmek istiyorum. Biliyorum ki sabretmeliyim. Biliyorum ki tüm yaşanmışlıklar ve yaşanmamışlıklar dünyayı daha iyi tanımam ve ders çıkarmam için.

How I Met Your Mother'ın 3 gün sonra biteceğine inanmak da kalbimi sıkıştırıyor. Son iki bölüm gerçekten mahvetti beni, finalde ne yapacağımı kesinlikle bilmiyorum.

Birkaç replik koymak istedim. Unutmak istemiyorum.

Sekiz sene önce olsa utanç verici bir konuşma yapıp aşkımı itiraf eder ve onu korkutup kaçırırdım. Ama bunu yapmamıştım. Çünkü nedense bu işin yürüyeceğini biliyordum.

İnsanlarla yollarınızın sonsuza kadar ayrılmasının ne kadar kolay olduğunu fark ettiğiniz an şok olursunuz, çocuklar. İşte bu yüzden, yanınızda olmasını istediğiniz birini bulduğunuzda bunun için bir şey yapmalısınız.

İşin sırrı şurada, çocuklar. Hiçbirimiz dört dörtlük olacağımıza söz veremeyiz. Nihayetinde tek yapabileceğimiz .tüm benliğimizle birbirimizi seveceğimize söz vermektir ancak. Çünkü yapabildiğimiz en iyi şey aşık olmaktır.


Susmayı hiç sevmediğim zamanlar da var. Ama ne diyeceğimi bilemediğim


Bu da kayıtlara geçmesi amacıyla burada kalsın.

Bazı evetler için gereğinden fazla düşünme vakti gerekiyor.
Bazı evetler hiç gerçekçi olmuyor.
Bazen hiç olmuyor.
Ne olsun?

İstanbul Gezisi / Bol resimli

Üç günlük gezi o kadar o kadar hızlı geçti ki nasıl oldu bitti hiç anlayamadım, hatta ilk günü neredeyse hiç yaşamamış gibiyim. Yürümelere, etrafa hayranlıkla bakmalara, deniz konusuna, ucuz pazarlara, sokaklardaki her tarz insana doyamadım ben.

Gizli bol bol fotoğraf çekip bloga koymamı istemişti, bazıları öteki kızlardan, onlardan alırsam da koyarım, şimdi kendi çektiğim fotoğrafları koyup altına küçük bilgilendiremeler koymayı düşünüyorum.

Siz uzun uzun fotoğraflara bakın :)

Bu gezide benim için en zevkli şeyler:
Arkadaşlarıma bir sürü hediye almak,
Ikea'da kaybolmak,
Kız kulesi manzaralı yürüyüş yapmak,
Bol bol çay/kahve içmeye vakit bulmak,
Kısa süre için de olsa yengemle görüşebilmek,
Çarşamba pazarına gidebilmek,
Sarı şemsiye almak
oldu :)
Böyle güzel bir fotoğraf çektiğimi şimdiye kadar
fark etmemiştim.

Onca sarı lalenin içinde bir tane pembe görmek hepimizin ilgisini çekti.
Birisi de bana çiçek pazarından sarı laleler alsın istedim.

Aslında biber turşusunu tercih ederim ama herkesin
ortasında hıçkırıklara boğulmak istemedim.
Salatalık turşuları da oldukça güzeldi bence.

Benim beceriksiz telefonumla o gece karanlığında böyle
güzel bir fotoğraf çekebildiğime şükrediyorum.
(Kız Kulesi'ne gidemedik, artık bir dahakine, en olmadı sevgilimle.)

Bu da arabada giderken ve telefonla çekilen bir fotoğraf,
ama her şeye rağmen güzel görünüyor.

Bizim buradaki D&R'da hiç böyle güzel şeyler yok.
Batman'i ve arkadaki 2 DC Comics ansiklopedisini almamak
için zor tuttum kendimi, ama parama ihtiyacım vardı.

Sabah çok yağmurlu görünüyordu, biz de yol üstü şemsiye
aldık. Ben sarı alalım istedim. Yetmedi, üstüne bir de
"How I Met My Ted" esprisin de yaptım.

Pierre Loti'ye çıkmamızın tek sebebi.

Bu da şemsiyemin ardından İstanbul manzarası.

Yüzük güzel de parmaklarım pek çirkin çıkmış sanki.
Zaten yüzük sıkmış mı ne olmuşsa iki gündür hala ağrıyor parmağım.

Her yerde çay içebilirim,
bardağı da pek tatlıydı, kahve çekirdekleri olsa da~

Bu kedinin peşinden de çok koştum ama bir elimde çay
bir elimde fotoğraf makinesi zor oldu.

Bir şemsiye taşıma yolu olarak da çantaya asma da denenilebilir.

Deniz analarını çekmeye çalıştım ama pek belli olmuyor galiba.

Bu fotoğraftan çok, bu fotoğrafı çekerken çekildiğimiz
fotoğraf güzel. Adeta kalpli ve telefonlu titanik.

Bir ara deniz coşagelip dalgalanmaya başlamıştı ama
yetişememişim galiba.

Bu da İstanbul'da vakit bulup okşayabildiğim tek kedi oldu.
Pek tontiş pek tatlı bir şeydi.

Mini mini şarkılar

Hani gitmeden önce size Ozan diye bir arkadaşımdan bahsetmiştim ya, şimdi o utanmaktan vazgeçmiş olacak ki adını kullanabileceğimi söyledi. Yazıya edit koyuyorum birazdan ama anlamayan olursa diye buraya da yazayım dedim. Neyse unutun Ozan'ı, yok ozan filan, ozan dediğim kişi Ata'ydı. Aslında onun sözünü dinlemeyip baştan da kim olduğunu söyleyebilirdim ama gönlü olsun dedim. (Ehe ehe?)

Geziye gitmeden önce koyacaktım bu ses kayıtlarını ama bilgisayarım ses dönüştürücü program indirmemekte çok dilendi, bunlar da bu güne kalmış oldular.

Şimdi başta sesim iğrenç çıkıyor, ama sanki öyle değilmiş gibi davranırsanız sevinirim. Zaten gerisinde çok da korkunç çıkmıyor. Ama yine de utanırım ben ya ha.
Ehe, neyse dinleyin siz.


Onun sesi zaten güzel.

Attaya gidiyorum dönücem

Tüm yorgunluğuma rağmen çok güzel bir gündü aslında.

Evet bu oldukça iyi bir giriş cümlesi oldu. Neredeyse "Bir kitap okudum hayatım değişti." kadar iyi bir giriş cümlesi, yok canım şaka yapıyorum ama ciddiye de alabilirsiniz.

Herkesin bildiği gibi bugün YGS sınavı vardı, birkaç çok sevdiğim arkadaşım ve iki kuzenim girdi bu sınava. Tabii hazır herkes sınava giriyor diye bizim dershane de sabah sınav yapıp öğleden sonraki dersleri iptal etti. Zaten böyle yapacaklarını daha önceden haber vermişlerdi, ben de sınavdan çıktıktan sonra Eliş'le buluşup onunla takıldım, gerçekten dolu dolu ama uzaktan bakınca bomboş bir gün geçirdim, yürümekten bacaklarım ağrıdı, gülmekten fotoğraflarda hep hep çirkin çıktım. Böyle günleri daha sık yaşamam lazım belki de. Şehrin hiç dolaşmadığım sokaklarına gire çıka "Şimdi bu sokaktan gidelim", "Gölgeden dönelim", "Aaa kedi!", "*buraya çok ciddi bir cümle* Buranın kedileri ne kadar da kocaman! *konuya kaldığı yerden devam*", "Gel evlenelim buradan ev tutalım" gibi cümleleri art arda dizmek benim için tabii ki de çok eğlenceliydi. Tabii yanımdan geçen çocuk ben kediye hayranlıkla bakarken (çünkü çok güzel ve bembeyaz kediydi) "Hiç kedi görmedin mi?" gibi bir cümle kurmasaydı da olurdu ama çocuk da haklı bir yere kadar. Şehrin bir ucundan bir ucuna gidip gelmek en sevdiğim şey galiba, naparsın tüm güzel şeyler öteki uca toplanmış durumda. Peki benim yaşadığım tarafta ne var? Uçsuz bucaksız siteler! Bir de nikah sarayı yapıyorlar, artık canım sıkılırsa gider iki çeyrek altın takar dönerim eve.

Aslında günlerim çok dingil geçiyor, hiç yazılı haftasına girecek gibi değilim. Zaten yarın sabahtan çarşamba akşama kadar İstanbul'da olacağım okul gezisi maksadıyla, nasıl bir gezi olacağı hakkında hiçbir fikrim yok ama bugün çok sevmiş olsam da bu şehirden uzaklaşacak olmak bana büyük ikramiye hissi veriyor, deniz kokusu duymak için sabırsızlanıyorum.

Doğum günüme iki hafta kala kendime doğum günü hediyeleri kaporalamaya başladım bile. Zaten dershaneden %80 indirim kazandığım için annemin bana oldukça yüklü bir borcu vardı, onun yerine bana telefon alacak. Ozan da benim için şarkı kaydedecek. Ben bir Pinhani bir de Teoman istediğimi söyledim ama Teoman söylemeye sesi yetmezmiş. Sonra bana kalamam arkadaş'dan 10 saniyelik bir bukle okudu, ben de ona mini mini bir kuş performansı sergiledim. Dediğine göre ses kayıt cihazı benim sesimi güzelleştirmiş ama onunkini kötüleştirmiş. "Eh" diyor insan, "bu senin kötü sesinse ben niye 120 kere dinledim?" (rakamlarla oynanmamıştır). Tabii tam olarak öyle demedim ama 120 kere dinlediğimi söyledim. O da sesinin seksiliğinden kaynaklanabileceğini ileri sürdü. Eriyoruz arkadaşlar! Haydi hep beraber! ("Kim bu Ozan?" gibi sesler duymaz gibiyim. Olsun, ben yine de açıklayayım. Arkadaşın adı Ozan'la olmamakla beraber Ozan'la uzaktan yakından alakası da yok. Ama biz ona bundan böyle Ozan diyeceğiz. Zaten ayda yılda bir konuşuyoruz. Zaten ben konuşmasam insanlar benle hiç konuşmayacak. Ama olsun ya, seviyorum insanları.)

Aslında ses kaydı da koyacaktım ama html kodu düzgün çıkmadı filan, o yüzden onu boşverip şarkımızı dinliyoruz, sonra da kalkıp İstanbul'a gitmek için hazırlanıyoruz.

Ses kayıtlarını İstanbul dönüşü, en olmadı doğum günümden sonra atmayı planlıyorum.

Bana iyi geziler size çok çok güzel haftalar~


Gezi Sonrası Edit: Ozan filan bir şeyler dedim de, Atakan adımı söyleme Ozan yaz demişti. Şimdi diyeyim yok Ozan mozan, Ata yazabiliyormuşuz, aynen devam

Mim - 6

ÇALIKUŞU MİMİ

"Dördüncü sınıftaydım.Yaşım on iki kadar olmalı. Fransızca muallimimiz Sör Aleksi, bir gün bize yazı vazifesi vermişti. "Hayattaki ilk hatıralarınızı yazmaya çalışın. Bakalım neler bulacaksınız? Sizin için güzel bir hayat temini olur." demişti."

Çalıkuşu'nun ilk sayfasında bunlar yazıyormuş. Deep'in mimi de böyle başlıyor işte.

İlk anılarımız nelerdir? Hangi yaşa kadar inebiliyoruz? sorusunu cevaplamaya çalışıyoruz.

Çocukluk anılarımın çoğunu hep hayalgücümle süsleyip zihnimde bambaşka hallere soktuğum için belki de dürüst bile olmayabilirim. Eğer insanlar bana onların gerçek olmadığını söylemese size burada beni "yemeğimi yemezsem camdan atarım" diye korkuttuklarını ve attıklarını ama Damkazan adındaki canavarımın (aslında düşmandı ve ben ondan da çok korkuyordum) beni pencerenin önünde tutup düşmemi engellediğini ya da bakıcımızla gizli gizli izlediğimiz çitlerin arkasında yaşayan deli profesörü anlatabilirdim. (Annem ve abim bunun Eddie Murphy'nin Çatlak Profesör filminin etkileri olduğu görüşünde ama ben gördüğüm adamın bu olmadığına emindim, üstelik mutant köpekleri de vardı!)

Kimse tarafından yalanlanmaya anılarıma gelince, anılarım hiç konuşma içermiyor, hatta olayla kare kare, videoya alınmak yerine fotoğraf çekimi tercih edilmiş gibi.

Kendimi en küçük olarak İslahiye'deki evimizde hatırlıyorum, 2-3 yaşlarındayım galiba, üstümde turuncu elbisem var ve abimle beraber kaldığım odamdan çıkıp salona geliyorum.

Annemle beraber eve yürüdüğümüzü hatırlıyorum, galiba misafirliğe gitmişiz.

Evimizin karşısında/ilk gittiğim okulun yanında yer alan küçük marketi hatırlıyorum, içinde satılan biberon şeklinde bir şeker vardı galiba, biberonun içindeki şey yemek için miydi birbirimize sıkmak için mi hatırlamıyorum.

Okulumun bahçesindeki eğik ağacı ve onun etrafında "powerpuff girls"cülük oynadığımızı hatırlıyorum. Arkadaşım Ahsen o yıllarda aklımda yer edinen tek insan, ona doğum gününde aldıkları oyunca ütü ve ütü masasını hatırlıyorum. Bir de anasınıfının içindeki kocaman topuklu ayakkabıları, oynamamız içi miydi değil miydi bilmiyorum ama biz onları hep giyerdik.

Annemin öğretmeninin (anane derdim ona) Osmaniye'deki yazlığını, yazlığın yakınlarındaki upuzun merdiveni, bahçeye salıncak kurup sallandığımızı... Uzun zamandır oraya gidemiyoruz.

Evimizin terasındaki kocaman salıncağı ve kuzenimle beraber ona oturabildiğimizi.

Evimizde birden fazla telefon olduğunu hatırlıyorum. Hatta babam bir telefondan ötekini arıyordu ve onunla aynı evin içinde konuşuyorduk, hatta bazen kendimle konuşuyordum ve bu çok zevkli geliyordu.

Yazın annemin memleketine geldiğimizde o zamanın ünlü "afra"sına gitmek için sürekli başlarının etini yediğimi de hatırlıyorum. Böyle iyi anlattığıma bakmayın, bir keresinde beni oranın bahçesinde unutup gitmişlerdi, sonra fark edip geri dönmüşler :)

Annem kuzenime garson barbie aldığında çok kıskandığımı da unutamıyorum. Çocukça kıskançlıklar.

Son olarak da dayımların evinin balkonunda kuzenimin legolarıyla oynadığımızı, legolarla dinazora ev yaptığımızı hatırlıyorum ve öteki kuzenimin sahip olduğu çok güzel barbie bebek elbiserini de.

İşte benim 5 yaş öncesi anılarım bunlar, sonrasında taşındığımız ve hayatıma başka bir ilçede devam ettiğim ilk anılarım olarak bunları alayım dedim. En ilk anım pek olaysız olduğu için an an vermek daha iyi oldu. Aslında daha yazacak şeyler var ama çok uzatmaya gerek yok, en çok yer edenler bunlar olmuş.

Bu yazının bonusu:
Hayatımda ilk defa kardan adam yaptığım gün!

Bu yazı için Mia ve Cessie'yi mimliyorum. (Ama herkes gibi benim de kapım yapmak isteyen herkese açık.)

Mim - 5

Çok sevgili Deep beni mimledi, hem de iki kere. Yaptığı mimleri ilk okuduğumda "keşke beni de mimlese" diye düşünmüştüm, bugün de mimlendiğimi görüp havalara uçtum. Ona buradan kocaman teşekkürlerimi yollayıp başlıyorum :)

3 SORU MİMİ


Kendimi tasvir etmek için bu resmi kullanabilirim.
Burada çizerine hayranlığımı iletiyorum.
1. Neden "Portakal Yiyen Kedi/Loretta"? (Hangisini yapacağımı bilemedim)
Adımın ne olup ne olmayacağını gerçekten çok düşünüyordum, bi blog açmaya karar vermiştim çünkü saçma da olsa yazmak istiyordum. Ama eski blog ismimi kullanamazdım çünkü üstüme yapışmıştı ve bir blog ismi olmaktan çıkıp "ben" olmuştu, fazla bulunma riskine sahipti. Beni anlatacak bir isime ihtiyacım vardı. Ben de değerlendirmek için internette bir sürü araştırma yaptım, isimlerin anlamlarına baktım, 30'dan fazla ismin yer aldığı bir lise yaptım ama hiçbirini beğenmedim. En sonunda eski rpg karakterlerimden birinin adı olan Loretta'yı kullanmaya karar verdim, çünkü L harfine takıntım var ve Loretta isminin anlamını seviyorum.
Portakal Yiyen Kedi de kedilere takıntılı olmamla alakalı denilebilir. Kedi olduğumu söyleyen insanlar oldu, kedi olmadığımı söyleyen insanlar da oldu (ama bence o kıskançlığından yaptı, çünkü bence kedileri benden çok seviyor, çünkü beni sevmiyor). Ben hala kedi olduğumu iddia edebilirim. En sevdiğim kış meyveleri de mandalina/portakal, öyle olunca da ortaya böyle bir isim çıkıverdi. Pişman mıyım? Hayır. İsmime bayılıyorum.

2. Hayat felsefeni belirleyen söz nedir?
Henüz bir hayat felsefesi oluşturabilmiş değilim aslında.
Eğer oturmuş bir kişiliğim olsaydı bu soruya "Carpe diem" diyerek cevap vermek isterdim.
Sonra da eklemem gerekirdi "Sadece bir tane hayatınız var ve şimdi yapmayacaksınız da ölünce mi yapacaksınız?" (Ölü Ozanlar Derneği beni en çok etkileyen filmlerden biri.)

3. Kendimle ilgili 3'ü doğru 4 şey nedir? (Hangisinin doğru olmadığını siz bulun.)
Benim için makarna=ketçap, ketçap=heinz
Sarımsak ve soğan yemeyi hiç sevmem
Sarışın, mavi gözlüyüm
Boyum 1.60'ın altında ama bu beni üzmüyor çünkü sınıf arkadaşlarımın büyük çoğunluğu kısa boylu

--

Bu da böyle bir mim oldu işte.

O zaman USKA, Athena, Keyaki ve Morumsubalon mimlendi, umarım yaparlar :)
Yapmak isteyen varsa da yorum atsın hemen yapsın.

Ben gelsem buralara

Bir haftadır bloguma yazı yazmayınca kendimi evladını ortada koymuş anne gibi hissettim, blogum bensiz ne yapar diye düşündüm, aslında çok yazasım vardı da yazamadım. Bir de eski sevgilim "Niye blog yazmıyorsun?" diye sorunca iyice heveslendim, sabah yazacaktım ama onun yerine Candy Crash Saga ve Pepper Panic Saga oynadım, şimdi de eski sevgilim mesaj atmıyor ben de dedim bari blog yazayım. (Bu whatsapp da iyice garip bir şey oldu, millet beni engelledi mi yoksa sadece son görülme özelliklerini mi kapattı anlayamıyorum.)

Aslında iki gündür her şey korkulacak derecede iyi gidiyor, hatta iki buçuk gündür her şey iyi gidiyor. Gülşen hocanın kısırının güzel olması, dün ilk defa giydiğim kıyafetlerin üstüme olması, bugün aceleyle hazırlanmama rağmen yine kötü görünmemek gibi. Hayat hep böyle pembe olmuyor. Keşke olsa ama olmuyor.

Ve size çok iyi haberlerim var! En son yazımda kötü rüyalar gördüğümü söylemiştim, hep psikolojik açıdan korkutucu rüyalar görüyordum ama bu geçti. Tamam, hala salak rüyalar görüyorum ama hiç yoktan "psikolojisi bozulmuş bunun" denilebilecek kadar salak değiller. (Bu sabah gördüğüm rüyada nişanlanıyordum ve nişanlandığım adamla aynı evde kalmaya başlıyorduk, aslında onunla evlenmek istemiyordum çünkü eski sevgilimi seviyordum ama ayıp olur diye adamı da terk edemiyordum. Hem insan kendine gelinlik alsın diye 1450 TL gelinlikçi kuponu veren adamı nasıl terk eder ki? Elalem ne der!) (Not: Rakamlar gerçekleriyle birebir.) (En kötü rüyamız böyle olsun derdim ama iyi bir rüya olarak anlattığım şey buysa kötüsünü hiç düşünmeyin siz.)

Demin babam geldi yeni aldığım yüzüğü eline alıp "Çöp mü bu atılacak mı?" dedi :( Babamın odamda sürekli çöp aramasına mı yanayım çok beğenerek aldığım şeylerin çöp olarak yargılanmasına mı? Tamam dandik filan ama güzeldi ya, siyahtı, siyah olmasa beş para etmezdi zaten, gerçi zaten beş para etmiyordu, ucuzdu, ucuz görünce dayanamıyorum.

Yazmaya çok hevesli olup da yazamamak da zor, çünkü hiç hiç konu bütünlüğü yok kuzucuklarım.

Neyse ben Ezginin Günlüğü albümleri indirmeye devam.

Depresyon mu?

Korkunç rüyalar görüyorum son zamanlarda. Aslında normalde gördüğüm rüyalara da pek "sağlıklı" rüyalar diyemezdim ama son zamanlardakiler daha farklı sanki, uyandıktan sonra düşününce ağlayasım geliyor, "Bu kadar mı bozuk benim psikolojim?" sorusundan başka soru gelmiyor aklıma. Aslında sorunun cevabı hayır, ama yine de kendimi rahatlatmanın bir yolunu bulamıyorum. Güzel rüyalar görüp mutlu uyanmak istiyorum.

Galiba magnezyum içmeyi bıraktığım için kafam yine uğuldamaya başladı, boğazım kötü olduğu için antibiyotik kullanıyorum, annemin dediğine göre sinüzit yüzünden olsaymış antibiyotik iyi gelirmiş. Bu hissi sevmiyorum, sanki içinde bulunduğum psikolojik duruma bedensel bir destek oluşturuyor gibi.

Son bir hafta içinde çok derin depresyona girmiş olabilirim. Ya da "derin" doğru kelime değil mi? Gizli bir depresyon ama içten içe büyüyor, belki de tuzak depresyon ya da kamufle olmuş depresyon gibi saçma bir isim verebilirim bu hisse. Ya da belki ruhsal sıkıntılarıma bedensel sıkıntılarım destek olmuyordur da tam tersi oluyordur. Ama bana kalsa ruhsal veya bedensel açıdan hiçbir sıkıntım olması mantıklı değil.

Hafta içi 3 gün hiç evden çıkmadım, zaten hastaydım ara ara yazdım. Cumartesi ve pazar günler 2-3 saatliğine dışarı çıkmama rağmen çok kötüledim dışarıda. Hala sürekli hafif bir baş dönmesi/mide bulantısı hissediyorum. Ama haftasonu o kadar bir haldeydim ki eve geldiğimde tüm vücudum ağrıyordu, bacaklarımı kıpırdatacak halim bile yoktu. Ve bu durum beni daha da mutsuz etti, adeta bir dışarı fobim oluştu.
Ki bu yıl zaten evden çıkmak bana işkence gibi geliyor. Zaten bir yere gidersem annemle gitmek istiyorum, kendi başıma gezmelere tozmalara giden biri değilim. Buluştuğum tek arkadaşım da Sena ve bu yıl onunla da buluşamıyoruz pek, senenin başından beri sadece 2 kere beraber sinemaya gittik. Okuldaki arkadaşlarımla pek fazla dışarı aktivitem olmuyor. Ve son zamanlarda dershaneye gitmeyi de hiç istemiyorum. Onun yerine evde kalmayı ya da annemle gezmeye gidip boş boş oturmayı tercih ediyorum. Bana seneye olacak sınavı ve sürekli içinde bulunduğum stres halini hatırlatacak hiçbir şeyi istemiyorum.

İnsanlara bir şeyler anlatmaya çalıştığımda ciddiye alınmıyor gibi hissediyorum. Kim ne yapsın ki benim derdimi zaten. Anneme kötü rüyalar gördüğümü anlatmaya çalışıyorum, dizi izlediği için ayrıntılı konuşamıyorum, zaten bir şey anlatmaya çalıştım mı hep ağlıyorum. Şuan yazarken bile ağlıyorum.

Niye böyle saçma hissediyorum?

Bugün henüz cumartesi değil

Evimizin (diğer odalar sımsıcak olduğu halde) soğuk salonunda oturmuş, boş ıhlamur bardağına ve birkaç adım ötedeki terliklerime bakıyorum. Birde televizyonla halının ortasında, parkenin üstüne asil bir şekilde duran bağlantı kablosuna, ki büyük ihtimalle bir şekilde kaybedeceğim. Gözüme ısıtıcı da takılmadı değil, çalıştırsam fena olmaz ama kaloriferler çok yanıyor ve odamda sıcaktan uyuyamıyorum, bu salon niye soğuk ya?

Her neyse, sesim biraz kötü çıksa da artık burnum akmadığına göre iyileştiğimi düşünebiliriz. Ya da burun spreyi de iyi gelmiş olabilir, tercih sizin. Ama sanki böyle kollarım kabarıyormuş filan gibi geliyor. Benim kesin alerji testi yaptırmam lazım, kaç yıldır diyorum ama kimse takmıyor ya beni.

En son nerede kalmıştım? Kablo, ısıtıcı filan. Bir de yanımda telefon var ama telefonumu üç gündür şarj etmediğim halde hala kapanmadı. Siz düşünün ne kadar yalnız olduğumu. G. büyük ihtimalle mesaj atmadığım için beni düşünüyor değil, çünkü son mesajıma cevap vermemiş, Candan iyi geceler mesajımı ihmal etmez, o iyi ki var, geriye kalan insanlar ben mesaj atmasam atmaz ve atmayacaklarını zaten biliyorum. Bazılarıyla çok uzun zamandır görüşmüyoruz, umarım iyidirler. Eski sevgilime gelince de, en son hiç mesaj atasım olmadığı için "nasılsa bir haftaya canım mesaj atmak ister" diye engellemiştim ama şöyle bir sorun var ki yine mesaj atsam sonra yine canım mesaj atmak istemeyecek sonra yine mesaj atmak isticem ve al sana çıkmaz. Niye böyle oluyor bu ya? Hep "aman canım ne olcak" sanki kafasında davranıyorum ben. Böyle bir kafaya sahip olmasam ne güzel olacak. Biraz zeka filan lazım.

Bir de ben bu kafayla daha ne kadar yaşarım bilmiyorum. Hiç stres yapmıyormuş gibi rahat davranıyorum ama stresten beynim patlayacak kıvamdayım. Durup durup gözlerim doluyor filan, bir şey düşünmek istemiyorum, düşünmekten kaçıyorum. Ah be ah.

Bir de sürekli piyano çalan komşu sadece altı yaşındaymış.

Yakınacak şey kalmadı mı?


Son olarak, youtube videosu koyamıyorum T^T Niyeee!

İyileşmek üzere

Hastalığımın üç buçuğuncu gününde kendimi neredeyse iyileşmiş gibi hissediyorum.

Kendime makarna yaptım hatta. Tabii makarna feci derecede tatsız ve su gibi oldu. (Bir makarna nasıl tatsız olur?) Ama ketçapla yiyince gayet güzel geldi tadı. Hem ketçapsız hiçbir şey yeterince iyi olamaz. Herhalde birkaç yıla kadar daha iyi makarna yapabilirim.

Aslında bugün okula gitmeyi düşünüyordum ama "Bence gelme" dedikleri için ben de gitmedim. Zaten biyoloji var, hiç çekilmezdi.

Boğazım biraz gıdıklanıyor gibi oluyor filan ama o da geçer herhalde. Sadece şuan tencerenin dibinde kalan makarnayı ne yapmam gerektiğini düşünüyorum. Galiba bugün hastalığımın diğer günlerine göre pek havam yok. Olsun, canım sağolsun.

Hala hasta


Evde kalmakla bir problemim yok aslında. hayatta hiç okula gitme, tüm hayatın boyunca evinde otur dizi izle deseler onu da yaparım. Ama nefes alamıyorum arkadaş, sağ burun deliğim tamamıyla işlevini yitirdi. Sanki burnum kocaman olmuş şişmiş geçitleri kapatmış gibi. Öğlen zaten nefes alamadığım için uyuyamadım, şimdi nasıl uyuyacağımı düşünüp kendime dert ediniyorum.


Aslında dün gündüz çok iyiydim, hatta son dersten bir ders önce (fizik) herkese defterimden minik kağıtlar koparıp fırlatmıştım. Benden beklenmeyecek kadar cesurca bir hareketti. Galiba birisi çok fena beddua etti cesur hareketim yüzünden. Çünkü bir ders sonra boğazım ağrımaya başlamıştı, dershaneye gittim orada da ağrıdı, hatta o yüzden ikinci derse girmeden eve geldim, bugün bütün gün evdeydim, ıhlamur ve çay tükettim. Ama ne oldu? İyileşmedim hatta bugün çok kötü grip oldum ve artık nefes alamıyorum.

Bi de insanlar yarınsal mesajlar atıyorlar. "Ben gelmeyebilirim" dediğimde bari bir "geçmiş olsun" deseler ya. Bir de en sevmediğim "neyin var niye okula gelmedin" dememeleri. Hani insan sevdiğinden olmasa da merak eder sorar, bir "kıyamam yaa" der, üzülür, "oy benim kuzum hasta da mı olurmuş" diye şımartır. Şımartılmıyorum arkadaş ben, hep bu yüzden hasta oluyorum bence.

G. mesaj atmıyor birkaç gündür, büyük ihtimalle kendi kendine bir triplere filan giriyordur o, zaten attı mı da garip garip mesajlar atıyor. Onun mesaj atacağı çok insan olduğu için takmıyorum. Eski sevgilimi engelledim, zaten beni sevmediği için gıcık gıcık cevaplar verip duruyordu. Engellemesem mesaj atacak mıydı? Hayır. Ama böyle daha rahat oluyor. Mesaj atmadığını bilmektense mesaj atamadığını bilmek daha iyi. (Sen bana mesaj atmıyor değilsin, ben attırtmıyorum.) Alperen zaten facebooktan ara ara girip yazıyor. Buju'dur, Aytül'dir filan işte "Nen var kuzum" demiyorlar. Aslında kimse bana "nen var kuzum" demiyor. Alperen "iyi misin" dedi o kadar. Bir de hoca aradı yarın sinemaya gitcez diye, öteki hoca da etüt var diye mesaj attı. Benim istediğimse biri gelsin bana serum taksın, çorba yapsın. İnsanda hiç "serum taksalar da iyileşsem" diye hayal olur mu? Ben her hasta olduğumda oluyor.

Neyse ben gripsel ilaçlar içtim, göz merhemimi (bir garip bir şey) de sürüp yatayım. Cici cici uyuyayım. Tabii uykuda nefessiz kalıp ölmesem iyi.

Hasta hasta

Burnum tıkalı, zor nefes alıyorum, nefes alamazken uyuyamıyorum.

2 bölüm Kaichou Wa Maid-Sama izledim, şimdi HIMYM'ın son 2 bölümünü indiriyorum, onlar inene kadar da Kardeş Payı'nın 2. bölümünü izleyeyim diye düşünüyorum.

İyi ki okula gitmemişim çünkü yabancı insanların yanında burnumu çekmekten sinir oluyorum, kendimi milleti rahatsız ediyor gibi hissediyorum.

Burun spreyi iyi geldi galiba, nefes alabiliyor gibi oldum.

Ben en iyisi çorabımı hırkamı giyeyim, elektrikli ısıtıcı ya alıp salondaki televizyonda izleyeyim izleyeceğimi.

Bu da böyle bir hastalık anı yazısı.

Ben çok sık hasta oluyorum ya.

İBEANO? vol. 2

Selam ben ne sevgilisi olan ne de erkek olan ne de kız haliyle sevgili olmanın nasıl olduğunu bilen biri olarak, baktım ki bal bulamadığım için tadı kötü olan ıhlamurum, nefes almayı beceremeyen burnum ve canımın bittiği Candy Crush Saga'yla gün geçmeyecek, dün de arkadaşımın sevgilisi çok güzel bir hediye almış, geleyim de bu yazıyı yazayım dedim.

-

6. Çok hediye almasına gerek yok ama aldı mı en iyisini alacak.
Sürekli dandik de olsa insanlara hediye vermeyi seven biri olarak başkalarının ideal erkek arkadaşı olamayacağımı görüyorum, bana kalsa benim gibi biri de yeter ama insanların isteklerine baktım mı aldı mı iyisini almasını daha mantıklı buluyorum. Örneğin bu arkadaşımın sevgilisi daha önce kolye almıştı, kolye (sanırım) gümüş olması yönüyle güzel sayılabilir ama yusufçuğa bile razıyım, hadi baş harfi de olur, ama insanın adını kolye yaptırıp da boynuna asması fikrini son yıllarda saçma bulmaya başladım. Tabii son hediyesiyle çocuğa sempati duymadım değil, çünkü fenerbahçeli olduğu halde gitmiş GS Store'dan kıza çok harika bir sweatshirt almış. (Ben olsam ne olur ne olmaz fenerbahçeli bir şeyler alırdım, yanına da "olur da fikrin değişirse diye :)" şeklinde bir not bırakırdım. Tabii karşıdaki fanatikse ayrılık sebebi ama öteki türlü tatlı olabilir.) (Takım tutmuyorum, asla benim gibi  tatlı bir erkek arkadaş bulamayacaksınız.) (Eklemeden de edemedim, benim dershanenin verdiği eşantiyonlara göre tuttuğu takımı değiştiren kuzenim vardı, hangisi güzelse onu tutuyordu filan. Bu zeka genetik.)

7. Oyunda geçemediğin bölümü geçecek/can yollayacak.
Zaten facebook oyunu oynarken başka bir şey düşünmek mümkün mü? Bir bölümde aylarca hapsolmak nasıl bir duygu bilir misiniz? Beyaz atlı bir prens gelse de sizi level atlatsa müthiş olmaz mı?

8. Telefonunda oyun oynamana izin verecek.
Burada abimi sevgilim olarak algılayabilirsiniz çünkü tatilde geldiğinde aramızdaki ilişkiyi beraber dizi/anime izleyerek ve o bilgisayar oynarken benim onun telefonunda temple run oynamamla devam ettiriyoruz. Tabii telefonuna Pou indirmeme izin vermiyor ama olsun. Siz sevdiklerinize izin verin, telefonunuza Pou da olsa indirtin, oynatın.

9. Kararlı olacak.
En önemlisi bu. Mesela bir konuda kararsız kalıp "maviyi mi alsam yeşili mi" diye sorsan karşındaki sana net bir cevap vermeli (hatta senin istediğin rengi söylemeli, ehe), mesela ben bana net bir cevap verilmediği zaman aynı şeyi yirmi dakika boyunca düşünüp sonuca varamayabilirim. Annemle alışverişe çıktığımda bunu çok yaşıyorum mesela, soruyorum "sen hangisini istiyorsan onu al" diyor, ben deliriyorum. Eski sevgilim desen zaten ben onun bildiği hiçbir şeyi hatırlamıyorum, ne sorsam "bilmiyorum" diyordu. Tabii bilmediği şeyler olur insanın ama karşıdaki kararsızken de ufak da olsa bir fikir söylemek çok güzel bir davranış.

10. Seninle beraber kitap okuyacak.
Kendimi bildim bileli hep "ailemle oyun oynayalım", "ailemle beraber oturup kitap okuyalım", "ailemle beraber pikniğe gidelim", "ya ailem nolur beraber bir halt yiyelim yeter" havasında bir canlı oldum. Tabii ailem hiç bana uyum sağlamadı, tabii beraber Fringe izlediğimiz oldu ama o da 5 sezon sürdü ve güncelden 4-5 bölüm birikince anca anca izliyorduk. Ama ben hep toplu aktivite peşinde olan biri olarak "beraber bir şey yapalım" huyumdan vazgeçmedim. Kim sevgilisiyle "Kvothe çok tatlı yöaa" diye konuşmak istemez ki? Sonra ağzına bi tane çarpar filan, "napıyım saçımı mı kızıla boyatayım lens mi takayım" diye isyan eder. Şaka ya şaka, erkek de olsa kız da olsa herkes Kvothe'ye aşık olur bence.

-

Bir kez daha neden sevgilim olmadığını anlamış bulundunuz. İnsanlar katlanamıyor bana.
Hadi ben kaçar. (Bunu her dediğimde "Nereye kaçıyorsun? Allah'ın izniyle git." diyen dershane hocası.)


Gidemediğim Teoman konseri için.

Kısa Kısa 15

Alışverişin kötü yanı markette anneni kaybetmektir.
Kendimi fazla tüketim çılgını gibi hissediyorum son zamanlarda, sürüyle şey aldım ve o kadar çok şey almama rağmen ne aldığımı bilmiyorum. Uzaktan bakınca pek çok bir şey yokmuş gibi geliyor, artık gelecek aya anlarız. Ama elimde okunası o kadar çok kitap var ki, tabii Lolita'yı annem istemediği için okumaktan vazgeçtim, zaten psikolojim bozulurdu kesin, psikolojim bozulduğu için yarım bıraktığım çok kitap var. Ama hem dersleri yetiştirip hem ygs çalışıp hem de onca kitabı nasıl okuyacağım hakkında fikrim yok. Büyük ihtimalle şu İstanbul gezisinden sonra pek harcama yapmam derdim ama nisanda da yeni telefon aldırmayı düşünüyorum. Ben en iyisi yazın yeni bir şeyler almayayım da ellerimdekileri bitireyim. Galiba Benim Adım Kırmızı'yı bitirip Galapagos'a başlarım, sonra Emrah Serbes'in kitaplarını okurum, aldığım şiir kitaplarını da çerez gibi ara ara okurum, ama en çok da Mavi Saçlı Kız'ı okumak için sabırsızlanıyorum.

Saçımın mavisi aktıkça kendimi dip boyası gelmiş insanlar gibi hissediyorum, tabii saçımın yarısı zaten kendi renginde olduğu için bunu söylemem saçma. yeşile dönmüş mavinin üstü hangi renge boyanır ki? Bazen saçımı sıfıra vurdurasım geliyor sonra ona bile üşeniyorum.

Ojeler böyle işveli cilveli bakarsa nasıl karşı koyabilirim?
Hazır kendimden bahsetmişken, biri bana makyaj yapmayı ve oje almayı yasaklamalı! Aslında ben kendime oje almayı yasaklamıştım ama benim o kadar hayran hayran renklere baktığımı görünce annem al dedi. Aslında hep öyle oluyor ben alsam kullanmayacağımı biliyorum ama annem de bana kıyamayıp al diyor. Makyaj konusu daha beter, evde boş boş otururken sıkılıp ruj-göz kalemi-far gibi şeyler sürüyorum, sonra "ya bunlar yakışmadı palyaço gibi oldum, ben normalde güzel kızım ne gerek var" diyerekten hepsini silmek için uğraşıyorum. Şimdi söyleyin yazık değil mi bana?

Aslında olaysız zamanlar olunca basit şeylerden yakınıyorum, mesela "ay ben stres yapmam" havalarında dolaştığım halde yüzümde bir sürü sivilce çıkması içten içe nasıl stres yaptığımı gösteriyor. Birkaç hafta önce üç-dört tane çıkmıştı ama geçmişti, ama yine çıktı ve stres sivilce yapmıyor bende; sivilce stres yapıyor!

Bir de şunun şurasında doğum günüme 1 ay kaldı hevesindeyim yine, ama artık çocukluğumdaki gibi bir heveslenme olmuyor, ne bana özel yapılan bebekli-resimli pastalar var ne şaşalı doğum günü partilerim. Zaten internette paylaştığım hediyelere kimsecikler bakmıyor ki alsınlar. Ama mesela birileri bana Batman Çizgiromanı alsa hayran olurum. Flash da isterdim ama onu internetten buldum ben. Ama Batman bulamadım işte. Batman demişken de Lego'ya gidemeden kalktı ona da üzüldüm. Of be of, amma da dertliymişiz kardeş.

Bu arada söylemedi demeyin, gözümde de mikrop varmış ama ona şaşırmadım, bir sürü göz damlası verdi doktor ama ben sırasını unutmaktan korkuyorum, bir kere kim 12 gün sayacak ya?

Matematik ödevi de yatar~

Sarı

Ben gelmişim abimin aklına, bunları dinleyince.



Portakal kabuklarıyla çay demini döktükleri çöpe
İki kedi de bulanınca
Kaldıramamış nefsim demlenmiş portakal kedilerini