Uğurlu

Bir uğur böceği tanıdım bugün. Yemekhaneden sınıfa giderken, kantinin yanındaki kaldırımın üstünde birden bire karşımıza çıktı. Eliş'le elimize aldık sınıfa götürdük. Sıralardan birinin üstüne koyduk izledik izledik. Adı Uğurlu oldu. Belki uğurlu gelirdi bu tatlı böcekcik bize. Sonra birden bire uçuverip üstüme konmaya çalışmasın mı! Evet dört kat boyunca elimde çıkardım ama uçması ayrı bir olaydı, uçan şeylerden korkardım. Çığlığımı da attım. Çıktık sınıftan, geri geldiğimizde Uğurlu'yu bulamadık. Ne koyduğumuz sıranın üstünde vardı ne yerde duruyordu. Baya bir aradık bulamadık. Sonra "bari kantine gidelim" dedik. Sonra tam parayı aldım, vazgeçtim vişne suyumu aldım. Aşağı inmeden koridorda Ata'yı gördük "Sınıfta uğur böceği kaybettik" dedik.

Aşağısı daha ilginçti. Arka kapının ordaki çalılıkların üstü tamamen uğur böceği doluydu. Az buz değil, nereye baksak uğur böceği. Bari onlardan birini alalım, yeni Uğurlu'muz o olsun diye düşünürken her böcek uçuşunda çığlık atıp korktuğumuz için bunun da kolay olmadığını anladık. Elimdeki bitmiş vişne suyu kutusunun üstünü koparım içine koyalım öyle götürürüz dedik, bi tanesini içine koyduk koymasına ama öldü sandım diye yere fırlattım. Neyse ki ölmemiş, vişne suyu kutusunu çöpe attık böceği de habitatına bırakıp umutsuzca biraz dolaştıktan sonra sınıfa geri döndük.

Biz sınıfa dönerken korkuyoruz tabii. Ya bu hayvan bir yere saklanmışsa da derste uçup üstümüze konarsa diye üç buçuk atıyoruz. Sınıfa bir girdik ne görelim! (Gerilim yaratmayı sevmiyorum.) Ata almış eline Uğurlu'yla oynuyordu. Burada şaşırmamız gereken böcekle oynaması mı yoksa kocaman sınıfta böceği bulması mı henüz karar verebilmiş değilim. Sözlüğün üstündeymiş ama oralara baya baktım, demek ki sonradan gelmiş. (Bizim sıraların altındaki plastikler olmadığı için bazıları sallanıyor, biz de Almanca sözlük sıkıştırıyoruz. Burada söz konusu olan sözlük en arka sırada, kitaplığa yakın olanı.)

Pek tatlı değil mi ama?
Böcek baya ilgi gördü ama galiba Ata'nın eline işedi. O da böceği en az üç kere benim üstüme atmaya çalıştı, galiba becerdi de. Bi ara bilinçli olarak elime aldım sonra bir kıpraştı filan yine korktum yere attım. Ama böyle dediğime bakmayın ev bile yaptım ona kağıttan. Bi de bizim sınıfta herkesin nefret ettiği gerizekalı bir çocuk var Elif'le ben böcekten korkuyoruz diye dalga geçti. (Amk onun.) Bi kere o çocuğun sırası bile ora değil, ... gitsin arkadaşım ne arıyor bizim bölgemizde. Biz buralarda yabancıları sevmeyiz. Onu geçtim, herkes bu sefer Uğurlu'yu Ata'nın elinden alma isteğiyle dolup taştı. Uçamayan balonumuz Bahar'a da öyle olmuştu. Balon Ata'nındı ama Eliş'le onu alıp yüz çizip isim vermiştik. Sonra Ata balonu tekrar alıp tipini biraz değiştirip adını F. Bahar yapmıştı. Tabii o onun öz balonuydu, biz evlatlık almıştık. Ama bunda Uğurlu'nun gerçek ebeveynleri bizken onu kötü emellerine alet edemezdi. Neyse ki kimse alamadı güzel böceğimizi. Ama evinin içine çitledikleri çekirdeklerin kabuklarını attılar. En son da Ata gidip Uğurlu'yu pencereden aşağı attı. Büyük ihtimalle uçup tüm o uğur böceklerinin olduğu alana gitmiştir.

Uğurlu dışında günün en güzel yanı kitap fuarıydı. Telefonum hala kırık. İnsanlar bugün mesaj atmıyor. (Ki atacaklarını söyleyip atmamaları da kabalık.)

Galiba bugün geç uyumamam gerek.


Cem Özkan - Ağlamak
Bugün dinlediği
m en ama en güzel şarkı.

Yorgun, sıkkın, ama mutlu işte

Neden bu kadar bozuk tüm elektronik aletlerimiz? Sıradanlığım bozuldu, gayet. Olsa olsa ne olur zaten? Telefonumu yaptıracaktı babam, hala yaptırmadı. Sms'im bitti, ya da 6-7 tane kalmış olabilir ama onları da saklayayım değil mi? Alperen'in de internet paketi bitti. Ses kaydedemiyorum, yeni bir alışkanlığın böylesine birden bire bırakılması ne kadar zor. Ama mms hakkım var, arada bir fotoğraf atıyorum, o iyi geliyor. Artık insanlar bana mesaj atacak, ben sadece okuyacağım. Kulaklık olmadan telefonla konuşmak da güzel olmuyor ki ellerimin dolu olmasını hiç sevmem. Ah 4 gb internetim çok boşa gidiyor.

Ne kadar garip geliyor şimdi internetimin ve sms'imin olmaması.

Mesela her gece yarım kalan saçma hayaller vardı. Diyalog şeklinde. İlkinde güzel bir kıza kendimizi belli edebilmek için suya atladık, sonra akıntıya kapılıp boğulma tehlikesi geçirdik. Yok yok kız bizi kurtardı. Elimizden tuttu. Sonra omzunda uyuyakaldık, uyandığımızda kız da yoktu. Tabii kızın bizi kurtardığı yerden sonrası bana ait. Uyandığımızda kız olmadığı için intihar etme kısmı bana ait değil. Herhalde bir daha olsa uyanma sahnesini yağmurla başlatırdım. Hafif hafif yağan yağmur, sonra birden hızlanır ve her şey sırılsıklam olur. Belki de o güzel kız nisan yağmuruna dönüşmüştür. Ah o her haliyle ne kadar güzel olur. (Nisan bitti. Yağmurlar da bitti mi?) Galiba bir tek bu hayal güzeldi, bir gün bunun hikayesini yazabilirim.

Mesela kız muhabbeti yapmak da çok güzel şeymiş. Kız muhabbeti yapmayı seviyorum. Mesela bugün Eliş'e sevgilim muamelesi yaptım. Galiba bunu insanlara çok yapıyorum. Çok salak salak konuştuk sonra, yok o sefer sevgilim değildi, utangaç o. Çocuğumuz olsa mutlaka piyano ve gitar çalması lazım. Ee tabii yüzmeye de yollayalım boyu uzasın. Atçılık, okçuluk, hatta at üstünde okçuluk... Mesela kafe açarsam orada çalışsın çocuklarım, hem harçlıklarını da çıkarırlar. Tabii sırtımızı ağaca dayayıp konuşunca sürekli "ay biri duyacak" diye arkamıza bakıp durduk. Ata'yla da kız muhabbeti güzel oluyor. Aslında erkek muhabbeti de güzel oluyor, ama ben erkek muhabbeti yapmayı bilmiyorum. Daha çok "Ya haftasonuki maçı kim yendi?" sorusunu sorup bir sürü karşı takıma karşı hakaret içerikli cevaplar alıyorum ya da "Ya sizin sınıfta Lori diye bi kız var ya onu bana yapsana of çok tatlı" diye kendime yavşıyorum. Son zamanlarda kendime baya baya yavşıyorum anlayacağınız.

Bugün o çocuk eski sevgilim hakkında yine konuştu durdu. Ya gerçekten çok seviyor ya da gerçekten çok pis bir kazık yedi. Merak ediyor insan "bu şerefsiz buna ne yapmış acaba" diye. Sonuçta eski sevgilimin biraz iki yüzlü biraz kıymet bilmez biraz mal biraz öküz... (her neyse) olduğunu biliyorum ama bi insana her öğle arası kendini hatırlatacak ne yapmış olabilir onu bilmiyorum, belki vefasızlığından kaynaklıdır. (Bence çocuğu bir ara, gerçi yok arama, sen telefonda da konuşamıyormuşsun. Mesaj at demiş, onlara da cevap vermiyormuş.)

Ne güzel hayal gibi. Güzel bir akşamüstü, elimde Nil Karaibrahimgil kitabı, salıncağımda uzanmışım, püfür püfür rüzgar esiyor, arada telefonuma mesaj geliyor, salınca sallanıyor, sayfalar akıyor... Yok o da bugündü. Sonra hava soğudu, sms'ler bitti, kitap kenara kondu.

Demin de nedensizce Siirt'te gittiğim yüzme kursu geldi aklıma. Sonra Esra geldi, eniştesi orada yüzme hocasıydı. Esra çok tatlıydı, konuşurken sürekli el hareketleri yapardı, abartılı abartılı. Dilara da vardı, upuzun boylu. Ah ne oldu şimdi onlar?

Bu da böyle bitsin.

Candan Erçetin - Kedi istedim ama olmadı.



O zaman "mutluyum"

Kırık kırtık kağıtlardan - 5

Bazı şeyleri anlamak çok basit bazı şeyleri anlamaksa oldukça zor. Aslında zorluğundan değil de o şeyleri kabullenemediğimiz için bize zor geliyor. İstisnaları anlamakta zorluk çekiyoruz. Hiç kimsenin içine bakmıyoruz ve onun da dışarıdan göründüğü gibi olduğuna inanıyoruz. Böyle olması daha kolay geliyor. Bu sayede daha az korkuyoruz. Ama korkunun derecesi sonucun korkunçluğunu herhangi bir şekilde örtemez.

Farklı insanların var oluşunu kabul etmek benzer insanların varoluşunu bilmekten daha az acıtıyor. İnsanların varoluşu zaten bilinçaltımıza yerleştirilmiş. Ama kendimizin bu kadar eşsiz olduğunu, kimsenin bizim gibi olmadığını düşünürken bize benzeyen birkaç kişinin varlığını kabullenmek oldukça zor bir olay.

Bir insanın bana benzemesini anlayamam çünkü ben kendime çok farklı gelirim. Ben unutamam, kelimeler kafamın içinde dolanır, görüntüler o panoda asılı kalır, bazı sesler bozuk bir gramofondan gelir gibi en anlamsız zamanlarda kulaklarımda yankılanır. İnsanlarla böyle samimi olursam beni yılışık zannedeceklerinden korkarım, yalnız olmasam da yalnız hissederim, her mutluluğumdan bir mutsuzluk çıkarabilirim kolayca. Kabullensem de tüm bu özelliklerim saçma gelir bana. Kimsenin böyle saçma olabileceğini sanmam. O yüzden eşsiz sanardım kendimi.

Gerçekleri görmek garip işte. Bazı insanların da saçma yönleri var. Farklı olan yönler olduğu gibi aynı olanlar da var. Kimisi daha ağır, kimisiyse çok basit. Ama saçma. Ortak noktaları da bu saçmalıkları ya zaten.

Bir şeyleri unutmamak ya da hazmedememek beni farklı yapmaz. Bu saçmalıklar başka kişilerde de var. Beni ben yapan benim saçmalıklarımın tamamının bende toplanması. Ben, ben olduğum için benim.

Yıllar sonra bu yazıyı okuyunca ben: "Ne diyorum ya ben?"
Eski bir yazı yani.

Bazen zaman sadece akar, öyle böyle aynı farklı

Belki de her zamanki gibi olan bir yandan garip bir yandan anlamsız, belki fazla sıradan ama aslında sıradışı bir cumaydı.  (Çok belkili cümleler güzeldir. Güzel olmasa bile öyle diyelim.)

Her şeyden alakasız kedi resmi
Sabahın nasıl başladığı hakkında bir fikrim yok. Düşünceler düşünceleri takip ederken aklıma Multitap'ın Ci şarkısından bir cümle geliverdi, ben de G.'ye dedim sabah bana şarkıyı attı. Her sabah yaşadığım sıradan sabah mesajı diyaloglarını yaşadıktan sonra okula gelmiştim zaten. Kantine git su al, yukarı çık, matematik dersinde "şimdi buna gülecek miyiz yoksa hoca ciddi mi söyledi" diye düşündüren diyaloglar yaşa. Tenefüste G. bana hediye olarak albeni kek almış, sevinçten havalara uçtum. Tabii bugünkü edebiyat dersi belki biraz farklı sayılabilir. Favori hocamız elinde kağıtlarla geldi ve bize zorla kompozisyon yazdırdı. Tabii ben editör ruhuyla (yazarlıktan daha çok sevdiğim bir yanım) herkesinkini benden daha çok beğendim. Hoca G.'ye "Yazılarını bir yerlerde yayınlayabilirim" dediğinde "Ben de istiyorum ama vermiyor ki" dedim. Ama hocaya kaptırmam, müşterilerimi kaptıracak göz yok bende. (Şimdiden 1,5 yazar, 2 de müzisyenim var, hayırlısı be gülüm.) Sonra ders geometri oldu, tabii ki de hepimizin üstüne tenefüsten başlayarak bir sıkkınlık bir iç kararması geldi, ama ardından iyi haber, geometrici okulda yoktu! Biz de ne yapalım işte oturduk çekirdek çitledik, gerçi ben edebiyatta da çitliyordum ama boş derste çitlemenin zevki ayrı, apayrı. Başta kızlar Deniz Gürzumar'ın Deli Haydar şarkısına uydurdukları dansı bana sergilediler, pek bir hoşuma gitti. Sonra kızların hepsi çıktı gitti. Bi ara G.'yle beraber şarkı dinledik, hep de güzel şarkılar denk geldi, öyle olunca da ikimiz de "ağlamak istiyoruz ama ağlamak için bir sebebimiz yok üü" moduna girdik. Sonraki ders sınıftaki bi çocuğun saçmalıklarını dinledik diyebiliriz. Aslında çocuğu sevmiyorum ama özünde iyi birisi de denilebilir, bir ara abime aşık olduğunu filan düşünüyorduk, abimle yürüyüş yapmışlardı bi de ona doğum günü hediyesi almıştı. Ama galiba abime aşık değil. Zey'in yazıp duvardaki çiviye astığı komikli şiiri tekmeyle indirdi. Bir ara da eski sevgilime baya hakaret etti, eline makası batıran da oymuş biz nazar ettik zannediyorduk. Eski sevgilime bazen çok feci gıcık olsam da aramızda iletişimsizlik dışında bir sorun olmadığı için (ki eski sevgililer konuşmazmış zaten, bunu milyon tane insandan duyup inkar ettikten sonra konuşanın eski sevgilim değil de ben olduğumu anladım ve çabalamaktan vazgeçtim) çocuğun ona saydırması biraz hoşuma gitse de onların iyi anlaştıklarını zannettiğim için iki yüzlü olduğunu düşünmeden edemedim. Gerçi bu çocuk herkese saydırıyor galiba. Bilemedim.

Öğle arası da saçma saçma takıldıktan sonra biyoloji dersi geldi. (Acaba biz o müzik dinleme olayını öğle arası mı yaşadık? Öyle oldu galiba.) Eliş okulda yoktu, dişçideydi, o da geldi. Bu sefer onunla arka sıraya geçtim ve ders çalışmasına engel olup saçma saçma insanlar arası ilişkiler zinciri yaptık. "G., kuzeni Caner, en büyük kuzenimin kızının küçük kızı, Ağaca tırmanan çocuk, Yusuf hocanın ayakkabıları, Ali hocanın bıyıkları..." derken ne maceralar yaşadı bu karakterler. Sonra Eliş'e dert anlatıp zorla kendime dert anlattırdım, galiba kulağımda biraz sorun var bağırarak konuşup durdum. "Aman şunun şurasında biz bizeyiz" diye geçiştirdim ama ön ve yan sıralar tamamen duyuyordu sesimi, önemli değil zaten, onlar da yabancı değil, hatta bir ara onların da derdini sormadım değil.

Her şeyden daha da alakasız kedisiz resim
Okul çıkışı etüte kaldım yine. Sonra veli toplantısı için babam geldi, beni de alıp eve götürdü. Bir de dedi ki hoca edebiyat dersinde yazdığım kompozisyonu çok beğenmiş. Ben de kısa çaplı bir şok yaşadım, çünkü genelde insanlar benim yazdıklarımı saçma salak bulurlar, kızlar çeyreğini okuyup gayet gülmüşlerdi, belki de komikli bir anlatımım vardır, hı? Eve geldikten sonra üstümü değiştirdim ve annem, babam, ben konser/konuşma şeysi gibi bir şeye gittik. En baştaki konuşma kısmı güzeldi, ama üstüme çöken 8 ders ve bir saat yirmi dakikalık etüt ardından nasıl yorulmuşsam konserden hiçbir şey anlamadım, sürekli dalıp dalıp gittim, bir ara da uyumuş olabilirim. (Bu arada iyice sosyal bir insan olmaya başladım, korkuyorum yahu.) Sonra arabaya binerken montum kapıya sıkıştı, ben de çıkarıp tekrar kapattım. Her zamanki gibi telefonumu elime aldım, tuş kilidini açtım ve tatam! telefonumun ekranı kırılmış. Bu yıl çok olmaya başladı bu telefon sürekli beyaz ekranlar siyah ekranlar, bir kırılmadığı kalmıştı o da oldu. Bana altı ay önceden telefon alacaklarına söz verip de ben telefon alacağım sıra kendi sürpriz harcamalarıyla uğraşıp benim telefon alma olayımı yine erteledikleri için aileme selam çakıyorum. Canları sağolsun tabii. Ben de harddisk filan aldırırım artık ne yapayım, öyle olmasa böyle. Abimin külüstür telefonunu kullanıyorum, mesaj yazması bile işkence ama opera mini ve facebook uygulaması var. İnsanlar görünce "bu internete giriyor mu" diye soruyor ama uygulamam bile var naber? Tabii yılan oyunu yok, orası acı verici ama her zaman o kadar şanslı olmuyor insan.

Eve geldikten sonra da bir bölüm Breaking Bad izleyebildim anca. Dün Game of Thrones izlemiştim. Yarın da başka bir dizi izlersem hayatım daha da renklenecek. Ama asıl şok şimdi geliyor... Babam ders çalış dedi ve çalıştım! Hem de 12'den sonra 40 dakika filan. Babam sonra gelip "istersen çalışma uyu, yarın çalışırsın" dedi. Neymiş efendim? Bana kıyamıyorlarmış. Ben olsam ben de kıyamazdım.

Aslında en iyisi uyumak şimdi.

İyi geceler kedicikler~


Çimler uzadı git onları biç

Mim 10

Sevgili Deep beni mimlemiş, ben öykü ve şarkı mimlerini yaptığım için öteki mimi yapıyorum.

Mim'in konusu bloggerların yazılarını nasıl hazırladıkları, nasıl bir süreçten geçtikleri.

Ben genelde blog yazılarım için pek bir hazırlık yapmıyorum. Bazen aklımdan onlarca cümle kuruyorum, şöyle yazayım böyle yazayım diyorum ama genelde bilgisayarı açıp da kayıt butonuna tıklayana kadar aklımdakiler yenileriyle yer değiştirmiş oluyor.

Bazı yazıları hızlı yazıyorum, hızlı yazdığım yazılar genelde gece geç vakitlerde, canım sıkkınken ve içim bayılmışken yazdıklarım oluyor. Ama başımdan geçenleri anlattığım yazılar genelde sürekli sünüyor sünüyor ve birkaç saatte anca bitiyor. Öyle ki genelde yazmaya bile üşeniyorum, anlatacaklarım hep arada kaynıyor.

En zor kısmı yazının bitiş kısmı oluyor, çünkü yazarken o kadar uzatıyorum ki bitişi kısa kesiyorum, o da çok sıkıcı oluyor. Galiba bitişleri sevmediğim için bitişler hiç güzel olmuyor.

En sevdiğim kısmıysa yazı için şarkı seçme kısmı. Genelde gün boyu dinlediğim şarkıları koyuyorum ama bazen youtube'dan rastgele seçtiğim şarkılar oluyor. Resim seçme kısmıysa aklımdaki resmin aynısını bulduğum zaman güzel ama o konuda da pek şanslı olduğumu söyleyemem.

Bu mim'i yapmayan varsa yapsın. Ben yapmakta baya bir geciktim.

Anlamsız

Her şey bir rüyaymış aslında. Kız yokmuş. Yağmur yağmış üstümüze (sonsuz yağmurlar), uyanmışız.

Minderin üstünde yazan birbirleriyle bağdaştıramadığım isimler, kiminin yarısı çıkmamış. Neden minderlerin üstünde yazar ki isimler? O da pek anlamsız.

Yine yarım kalacak galiba bu film. Halbuki çok da kötü diyemem, fena değil. Neden her şeyi yarım bırakıyorum ben? Bilmem. Hatırlamadığım bir çizgi filmin hatırlamadığım bir bölümünde her şeyi yarım bırakan biri vardır. Tüm bulmacaların son parçası eksikti, büyük ihtimalle resimler bitmemiş, bulmacaların son satırları çözülememiştir, onları hatırlamıyorum.

Nedensiz şarkılar takılıyor dilime.

Pek rüküşüm ayrıca bu günlerde.

Galiba ateşim var, ama aslında yok. Yüzüm tüm gün güneşte kalmış gibi kızarmış, acıyor. Noluyor yahu, noluyor.

Belki de kızın acelesi vardı dönecekti. Biz sabırsızdık.



Mirkelam - Aslında Ay Lav Yu

Tüm gün saçma saçma söylüyorum şarkıyı ama aslında anlamlı yerleri de yok değil mi?

Gelmeyince sevgiler gitmeyince ayrılık
Anlamaz anlaşılmayız

Buruk bir gülüşte

Hep aynı şarkılar olmadan melankolik yazılar yazmaya geldim belki de. Ama acelem var çok sürmez. Hani hep mutlu olduğumuz zamanlarda aklımızda "acaba"lar yer edinir ya, e biliyorum onları engelleyemeyeceğimi. Madem dedim öyle oluyor, ben de yazayım bir şeyler boşa gitmesin, yoksa ben iyice garip bir hal alacağım.

Artık aşık değil miyim diye düşünüyorum. Böyle düşünüyorsam demek ki değilim. Belki yeniden aşık olurum demiştim, belki doğru olan başkasıdır, bu yanlışları görmek içindi, bir denemeydi, asıl sınava daha girmemişimdir, ona girince denemelerden daha yüksek net yaparım belki. Ama o da öyle değişmiş işte. Başkasına da aşık olunmuyormuş hemen öyle. Hayat hemen vermiyormuş insana istediklerini. Ben ne sesimi bulabiliyormuşum ne sessizliğimi. Bilmiyorum ki aşık olmadan nasıl yaşar insan. Kurabiyelere aşık oluyorum bazen, bazen kitaplara, bir iki şarkıya, güzel gülen insanlara... Liste uzuyor uzuyor, bitiyor mu bitmiyor mu bilmiyorum, belki de uzay gibi sürekli genişliyor. Bazen aşık olmayı istiyorum, sonra yine kendi kendime konuşuyorum, derdin ne ağlarsın yine. Ama alışkanlıklardan kolay kolay kurtulunmuyor.

Unutmak başka bir şey ya. Aşık olmamak unutmak değil galiba. Önceden aşık olduğunu bilmek garip olan. "E ne oldu şimdi?" hissi, öyle durup dururken aklına birden gelen "Ne yani bu kadar mıydı?" sorusu. Sonra işte takvime bakıyorsun, ayın 18'i, her ayın bu günü böyle mi olacak diye düşünüyorsun. Olmayacağını biliyorsun, ama her yılın o günü olacağını biliyorsun, dudaklarında gülümseme ama gözlerin ağlamak istemiyor gibi bakıyor filan. Çok öyküsel, belki masalsal, hatta beceriksizce yazılmış basit aşk kokulu romanlardan bir kare gibi. Düşünüyorsun, takvime bakmayacağını anlıyorsun. Günler öyle geçerken, pastalar, kurabiyeler, sınavlar, hepsi gelip geçerken bir de her gün hangi gün olduğunu düşünmeyeceğini biliyorsun. Dün ayın 19 olduğunu bilmesen bugün aklına bile gelmezdi 20'si olduğu.

Bi de şu ölüm takıntın var? Nereden geldi bu ölüm merakı sana? Otobüste giderken acaba kaza yaparsak ne olur düşüncelerinden farklı sanki. Niye merak ediyorsun karşılaşmaman gereken şeyleri. Ölüm insan doğasının bir parçası, ama korkutucu olmalı aynı doğa gereği, merak uyandırıcı değil, yanlış bazı şeyler, öyle bakma. Sigara, alkol, uyuşturucu tamam, zararlı. Ölüm de zararlı. Yasak. Ama kendisi gelene kadar değil. "Araba çarpacak." "Sorun değil." ne kadar da olmaması gereken bir diyalog değil mi, yaşatma bunları insanlara. Ya da boşver. Yazma nolursun bu paragrafı. Nasılsa bir gün öleceksin de. Şimdi ölme, lütfen, öğren yaşamayı.

Aslında benim gitmem gerek, geç kalacağım yine, ne giyeceğimi de bilmiyorum. Siz şarkı dinleyin, siz bana bir şeyler söyleyin, okuyayım mutlu olayım, ders çalışmadığım için üzüleyim, dolabım ne kadar karışık odam ne kadar dağınık diye düşüneyim, siz bana bir şeyler söyleyin sevineyim güleyim, hatta buruk buruk güleyim. Akşam da eve gelip Deep'in blog yazılarımızı nasıl yazıyoruz mimini yazayım.

Görüşürüz kedicikler~


Aşk Bitti - Jehan Barbur

Ben genelde Ezginin Günlüğü'nü tercih ediyorum, ama hakkını yiyemedim.

Yorgun ama mutlu

Çok yorgunum, çok bitkinim ama çok mutluyum.

Özür dilerim blogum ve sevgili okuyucularım, çok ihmal ettim ben burayı. Pek yazmıyorum, çok bilgisayarı da açamıyorum. Aslında geçtiğimiz birkaç haftanın nasıl bir hızda geçtiğini bile fark edebilmiş değilim. Bir bakıyorum bir şey oluyor, bir bakıyorum ödevler sınavlar, bir bakıyorum hiçbir şey yok sadece derse girip çıkıyoruz, hatta bazen ders bile işlemiyoruz. Eve geliyorum yorgun oluyorum, zaten okulda etüte kalıyorum çok geç çıkıyorum. Doğum günümde saatlerce yürümem, bir sürü hediye almam, sınıfça cafeye gidip iki demlik çay içmemiz, kuzenimin oğlunu sinemaya götüreyim de Captain America görsün derken seans olmadığı için iğrenç bir filme girmek zorunda kalmam... Eh, biraz daha sosyal gidiyor hayatım, yapacak etkinlikler var. Eğleniyorum filan.

Mesela bugünün güzel yanı, konsere gittim ve çok eğlendim. Sırf eve gidip de tekrar çıkmak zahmetine girmek istemediğim için dershaneden son ders çıkmadım ve ne göreyim, ciddi ciddi son ders herkes gidiyormuş. Ben herhalde birkaç kişi kalıyordur ders işliyorlardır diye düşünüyordum. Başta 3 kız vardı, sonra onlar da gitti, Zey'le beraber ders çalıştık, sonra ders de çalışmadık. Çıkışta her zamanki gibi kızları bekleyip otobüs durağına gittik. Ben kesin susarım diye gidip büfeden su aldım ama almaz olaydım, tam suyu içerken Zey bir espri yaptı ve ben içtiğim suyu yandan geçen adamın üstüne tükürdüm, ne büyük rezillik. Neyse ki adam beni bir daha görmeyeceği için sorun değil. Kızlar otobüse binip gittiği sırada Ata da geldi, tabii geç geldi (çünkü oje sürmeyle uğraştı, tabii ojeyi ona ben aldığım için geç kalmamızın suçlusu benmişim), biz de neredeyse geç kalıyorduk. Bizim sınıftan bir çocuk daha vardı bindiğimiz otobüste, otobüs çok dolanır dedi, onların evinin orada inip konserin olacağı yere kadar yürümeye karar verdik. Benim çantam tam anlamıyla öküz ölüsü gibi olduğu için çantayı ona taşıtmaya karar verdim, çantanın ağırlığı nedeniyle hızı yavaşlayınca eşit hızda yürümeye başladık. Neyse ki otobüs yetişmeden konserin olduğu yere biz yetiştik. (Biletleri almasalar iyiydi, insan hiç yoktan yırtar da kalan yarısını verir.) Alpi bizden önce gelmişti oraya, bi de konser başlamadan önce bir dj koymuşlar saçma saçma şarkılar çalıyor. Çantamı, montumu bırakacak bir yer de yoktu. İçeride ama oturmasız konser de bir garip. Çantam zaten tüm konser boyu ayaklarımızın altında ezildi. Alpi'yi sürekli şarkı söylesin diye dürttüğümüz, Ata'nın bira içemediği için hezimete uğradığı, "nasıl sallanıyoruz" sorusunu bolca sorduğum, şarkı söylerken sesimin kısıldığı, boyumun kısalığının sıkça hatırlatıldığı, selfie çekmeyi bir türlü beceremediğimiz, tipimin çok yamulduğu, biraz saçma, baya eğlenceli bir konser oldu. Bu konserde yapamadıklarımızı bir dahakine yapmayı planlıyoruz, bakalım olabilecek mi.

Son bir ayda üç yıl boyunca eğlenmediğim kadar çok eğlendim, konuştum, güldüm, gezdim, ses kaydettim. Hayat hep böyle neşeli olsaymış acaba nasıl olurmuş diye merak ettim. Ama demek ki bu neşenin kıymetini bilmek içinmiş tüm can sıkıntıları yalnızlıklar.

Hep böyle gülelim ya.



Zakkum - Ahtapotlar

Bu da sonunda sesimin kısıldığı şarkı olarak burada kalsın.

Mim 9 / Öykü

Yağmurlar geliyor bulutlarla, nisan yağmurları. Kim bilir ne kadar çok yer dolaşmış o su damlaları. Şimdi bizi ziyaret etmek için geliyorlar. Ben amaçsızca yürürken bu sokaklarda, bir kedi atlıyor yan evin penceresinin pervazına, belki de gözüne kestirmiş orada gördüğü tatlı japon balıklarını. Pencereden uzakta keyaki bonsaisiyle uğraşan yaşlı bayan korkuyor hırslı kediyi görünce. Sonra birden beyninin ışıkları yanıyor. Kedi yese balıkları, balıklar kedinin midesinde tutsak olur. Ama şimdi de tutsak balıklar, camdan minik akvaryumlarında. Her gün uçsuz bucaksız suları özlüyorlar. İçi sızlayan kadın yaklaşıyor pencereye, bir kediye bakıyor bir balıklara. Kaptığı gibi akvaryumu içindeki suları döküyor akan yağmur sularının arasına. Balıklar karışıyor sulara, sular karışıyor kanalizasyonlara. Onlar artık japon değil kanalizasyon balığı. Gülümsüyorum balıklara.

Sokak hala akıp gidiyor. Sokak nisan yağmurlarıyla ıslanıyor. Dönüyorum ilk aradan sola, işte bir park var önümde, oynayan yüzlerce çocukla. Bulduğum ilk yarı boş banka oturuyorum, yanımda yine yaşlı bir bayan var. Minik bir çocuğum zorlaması olmadan buraya gelen tek kişinin kendim olduğunu düşünüyorum o an. Etrafı izlerken hemen yanımdaki kadına takılıyor gözlerim. Belli ki torununa el ediyor. Küçük kız yanına geliyor, pembe yanaklarını şişirerek mızmız mızmız konuşuyor. "Of ne var yine anane!" Yaşlı kadın alışık torununun nazlarına, hiç alınmıyor. Kurabiyelerini çıkarıyor bankın yanına koyduğu poşetlerden birinden, mis gibi tarçın kokuyor. "Sen şunları ye ananecim, mm afiyet olsun. Bak gelirken pazardan domates aldım, o miniklerden, seversin sen. Onlardan da vereyim mi kuzuma?" Yanlışlıkla minik bir kahkaha kaçıyor dudaklarımdan. Sahi ya nasıl olur tarçınlı domatesin tadı?

Ben bu soruya kendimi kaptırmış düşünürken duymayı beklediğim sözler bölüyor düşüncelerimi. "Balooooon! Alın da sevindirin şu yavrucakları be!" Bir balon almak için kalkıyorum oturduğum banktan ama gözlerim önce baloncuya takılıyor. Saçları dökülmüş döküleceği kadar ama o kalan birkaç tel Rapunzel'in saçları kadar uzun. Çok sıra dışı geliyor bu uzun saçlı kel adam bana. Gidip bir kırmızı balon istiyorum. "Sonsuz teşekkürler amcacım!" dedikten sonra demin oturduğum banka dönüyorum.

Bu sefer yaşlı teyze bana takılıyor. "Hayrola kızım sen yalnız geldin buraya, e yaşın da geçmiş kocaman olmuşsun ne yapacaksın o balonu bakayım? Niye aldın?" Ah yok mu şu meraklı teyzeler? "Hiç sorma teyzeciğim, bu balon çok gizli birisi için." Teyze bozuluyor ama hiç uğraşamam valla. İşin yoksa bir de içindeki çocuğu anlat insanlara.

//Yazıda adı geçenler mimlenmiştir.
Tarçınlı Domates'e mim için çook teşekkürler  ♥
Dün mimlemişti, ben de fizik dersinde canım sıkılıyorken yazdım, şimdi de bilgisayara geçirdim. Ben yazarken mutlu oldum, arkadaşlarım okuduktan sonra sevindirdiler beni. Aslında biraz korktuğum bir mimdi ama iyi ki de mimlenmişim.

Mim 8 / Turning Tables

Baya bir ihmal ettim galiba ben blogumu. Yokluğumda Tarçınlı Domates ve Keyaki beni mimlemiş, ben de Keyaki'nin mimini yaparak başlamak istedim, aslında başta yapmaya başladım gibi oldu, soruları arkadaşıma filan da sordum. Sonra sorarken kendim cevaplamayı unuttum, ben de bura için baştan yaptım :D



KURALLAR :
1. Müzik listenizi - her nerede olursa olsun- açın ve karışık çal moduna alın.
2. Her soru için play'e basarak bir sonraki şarkıya geçin
3. Her ne kadar komikli ya da uyumsuz olursa olsun, çıkan şarkı ismini sorunun cevabı olarak yazmanız gerekiyor!
4. Dilediğiniz kadar arkadaşınızı mimleyin
5. Mim'lenmiş isimler mutlaka yapsın
6. Tadını çıkarın!

İşte mime başlıyoruz...

Birisi “iyi misin” diye sorarsa cevabın…
Eminem - We're Back

Kendini nasıl tanımlarsın?
Kagamine Rin - Meltdown

Bir erkekte/kadında hoşlandığın şey nedir?
Kent - 747 (Yalnız en sevdiğim şarkılardan biri yaa, tabii ben İngilizce versiyonunu seviyorum)

Bugün nasıl hissediyorsun?
Cem Adrian - Yarım

Yaşam amacın nedir?
Ezginin Günlüğü - Siyah Gözler

Motton nedir?
Zeki Müren - Bağ-i Hüsnün O Güzel Gülleri Soldu

Arkadaşların senin hakkında ne düşünür?
Eminem - Cum On Everybody

Ailen senin hakkında ne düşünüyor?
Zeki Müren - Ela Gözlerini Sevdiğim (Ah bir de gözlerim ela olsaydı. Yok canım yok, kimse mavi gözlülere şarkı yazmaz.)

En çok düşündüğün şey nedir?
Eminem - Stan

2+2 ?
Teoman - Sevdim Seni Bir Kere

En iyi arkadaşın hakkında ne düşünüyorsun?
Athena - For Real

Hayat hikayen nedir?
Deniz Gürzumar - Bırak

Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Zeki Müren - Şimdi Uzaklardasın (Uzak mı olmak istiyormuşum acaba?)

Hoşlandığın insanı görünce ne düşünürsün?
Hatsune Miku - Negai

Düğününde hangi şarkıyla dans edeceksin?
Dude (Skit)(Bu şarkı değilmiş ya)
Relient K - If I Told You This Was Killing Me, Would You Stop

Cenazende ne çalacak?
Sezen Aksu - Kavaklar

Hobin/ilgi alanın nedir?
Ezginin Günlüğü - Delice Zeytin

En büyük korkun nedir?
T.a.t.U. - Gomenasai

En büyük sırrın nedir?
Ezginin Günlüğü - Hezarfan

Şu anda ne istiyorsun?
Evanescence - Whisper

Arkadaşların hakkında ne düşünüyorsun?
Big Bang - Haru haru

What will you post this as?
Adele - Turning Tables (Buradan şarkının adını yanlış yazdığımı söyleyen eski sevgilime teşekkürlerimi yolluyorum)

Ben bunun için Tarçınlı Domates'i, Uska'yı ve Gizli Birisi'ni mimliyorum.

Bir sürü mini şarkı - konuşma (vol. 2)

Ben Ata'yı teşvik etmek amaçlı la la filan diyorum, o şalalala diyor, hava yapıyor, sonra da sesini beğenmiyor, ben de sesini beğenmeyen insanlara bir iki çarpmak istiyorum.





Bu da o civarlarda bir şey, perşembeyi cumaya bağlayan gece saat 12 ile 2 arası, tabii 2'den sonra yattım uyudum çünkü "nothing good happens after 2 a.m."

Bu arada sizce de Ata'nın kendi sesini bastırsın diye arkadan şarkıyı açması çok zalımca değil mi?





G. şarkı söylemek, daha doğrusu her türlü sessel işlev konusunda harika. İlkinde o kadar iyi değil ama ikincisi harika olmuş bence.





Lafonten'i de buraya koyacaktım sonra insanları zehirlemek istemedim, o yüzden kekle giriş yapayım.



Perşembe etütlerinden arta kalan



Cuma gitarından sonra saçmalama



Ata "mantığınla konuşuyorsun" dedikten sonra kendimi tutamayıp bunu yaptım. O da konuşmayı terk etmek istedi. Ama... ama... o kadar da korkunç değil, değil mi?

Cuma hatıraları

Karın ağrısından uyuyamayan bir kızın sabahından bildiriyorum sizlere. Aslında uyuyabilsem de çok bir şeyin değişeceğini zannetmiyorum. Tek dileğim bundan iki buçuk saat sonra karnımın ağrımaması. Malum doğum günü sabahıdır, kızlar arkadaşlarıyla brunch mı kahvaltı mı olduğunu anlamadıkları saatte waffle yemek isterler. Daha önce İlknur hocanın beni götürdüğü wafflecıya bu kez kızlarla (sonunda) gideceğiz gitmesine ama biz hala orada takılıyorken tanıdık insanlar çevrede olursa doğum günüm eğlenceli geçmez diye korkuyorum. Ata kızlarla takılmak istemediği için gelmiyor, Alpi de çok kız olduğu için gelmiyor. Evet şu şehirde toplam 2 tane kız olmayan arkadaşım var. Alpi kızlarla işin bittikten sonra gel burada dolaşalım hediyeni veririm dedi ama ben buraları sevmiyorum işte, her yer toz toprak düğün sarayı ve yeni site inşası. Sinema yapalım dedim onu da kabul etmediler. En son tehditler yağdırdım sonra "ben teklifi açık bırakıyorum gelirsen gelirsin" yaptım. Bakalım ne olacak, neler gelecek başımıza.

Müthiş pasta ve sıramın üstü!
Cuma günü Eliş bana gitar şov yaptı okulda. Tabii sınıfta sabahın köründe bir avuç kız şarkı söyleyip gitar çaldığı için kimse sınıfa giremedi. Açıkçası içimin yağları eridi iyi ki girip de bozmadılar. Arada bunları yapmak gerekiyor bence. Öğle arası da çaldı. Ben de çalar gibi yaptım tıngırdattım. Eliş bir ara Ata'yı gitar çalmaya neredeyse ikna edecek gibi oldu sonra sınıfa hiç sevmediğimiz insanlar girdi.
Şimdi benim gitar çaldığım bir videoyu izledim, aslında neredeyse tüm videoları izledim ve vay anasını ben ne kadar da sırıtkan bir insanmışım! Neden sürekli ağzım iki karış açık sırıtıyorum! Dişlerim bu kadar çirkinken neden neden! Ama Eliş o kadar güzel çalıp söylüyor ki. Bu arada videolarda çok saçma yerlerde saçma şeyler söylüyorum.
Arada Eliş'in bana aldığı albeni kekle Burcu'nun doğum günü de kutladık, aslında doğum günü ağustosta o yüzden hiç buluşup da beraber kutlayamamıştık, anca hediye filan yollamıştık, böyle olunca ayrı bir zevk aldık.

Bir de günlerdir hayatımda bir ses kaydı furyasıdır sürüp gidiyor. Sürekli insanlara ses kaydı atıyorum. Hadi G. bana atardı ama ben kırk yılda bir hevese gelir atardım. Sabahın köründe, gecenin karanlığında sürekli ses kaydı atmak bambamşka bir olay. Birkaçını bir dahaki yazımda yine koymayı planlıyorum, bakalım beğenecek misiniz.

Doğum günüm kutlu olsun, Bu Kalp Seni Unutur Mu da yazının şarkısı olsun.

Bitmeler

Son 4 gündür "How I Met Your Mother bitecek, ne yaparım ben!" diye isyankar ve ağlak bir havada dolanırken, bugün, işte bitti.

Bitmek çok bambaşka bir kavram. Bir dizinin bitmesi, bir filmin bitmesi, bir kitabın bitmesi, bir arkadaşlığın bitmesi, bir aşkın bitmesi... Biten bitene yani. Sürekli bir şeyler bitiyor ve ardından yenileri başlıyor. Bazen "bitti" diyorsun, yeniden başlıyor, bitip başlıyor, bitmeden başlıyor, sen bitti zannediyorsun ama o aslında yeniden başlamıyor kaldığı yerden devam ediyor.

Bitmek başka bir şey işte. Gülüyorsun, ağlıyorsun, seviyorsun, nefret ediyorsun... Sonra bir bakıyorsun ki bunların hiçbirini yapamazsın artık. Çünkü bitmiş işte. Sadece o boşluk hissi. Sadece o gözlerinin dolma hissi. Benzer bir seri çıkacakmış, bu filmin ikincisini kesin yaparlar, üzülme ya filmi çıkınca ona gideriz, sana değer vermiyormuş demek ki değer verse hep yanında olurdu, sana kız mı yok... Bunların hepsi geçiştirmelik şeyler. Hiçbirinin doğru cevabı yok.

Ama bitişler etkiliyor işte. Başla başlangıçlar istemiyor insan bitişlerden sonra. Başlangıçlardan sonra da bitişler istemiyor. İnsan böyle işte, hep bir şeyler istemiyor, her zaman olanın sonsuza kadar sürmesini istiyor. Alışılmışlığın huzuru var, alışılmışlığın sadakati var, alışılmışlığın içimizi ısıtan sevgisi var.

Şimdi düşünüyorum kendi kendime. Ne saçmalıyor bu kız? Ne yapıyorum ya ben? Sus işte, ne hissediyorsan ne düşünüyorsan kendi kendine.. Şarkı mı dinliyorsun, yarınki yazılına mı çalışmıyorsun. Neden hep şimdiyi değil de geleceği istiyorsun, sonralara odaklanıyorsun.

Ya da boşver işte. Ne yapıyorsan yap. Hayatı daha az ciddiye al. İnsanların tavsiyelerini dinle.

Rahat ol.



Cem Özkan - Dön Bana