Mim 12

Dördüncü Tekil Şahıs beni mimlemiş, çook çook teşekkür ediyorum tabii ki. Kafam kazan gibi olduğu için cevaplar biraz kısa oldu ama oldu mu oldu :)

Blog açma hikayeniz nedir?
İlk blogumu 5. sınıfta açmıştım aslında. Herkes gibi işte sevdiğim çizgifilmlerle ilgili şeyler filan paylaşırdım. Sonra 8. sınıfa geldim ve hayran olduğum bir kişinin (ünlü değil, hatta son derece sıradan bir insan) blogunu okumaya başladım ve ona özenip ben de blog açtım. Tabii her blogdan sıkılışımda ve kendimi yeni biri gibi hissedişimde blog değiştirdim. O yandan bu yana 4. blogum bu.


Blog isminiz nereden geliyor?
Neden bu isim ?

Portakalları ve kedileri severim. Yapabildiğim en iyi kombinasyondu.
Aslında başka bir mimde uzun uzun anlatmıştım ama böyle az ve öz.

Hangi mevsimi seversiniz?
İlkbahar.

Bu mevsim size neyi çağrıştırıyor?
İlkbahar bana yeşil çimenleri çağrıştırıyor.

Kırmızı ruj mu? - Eye-liner mı?
Kırmızı ruj. Gözüme bir şey sürmeyi beceremiyorum. Gerçi ruj sürmeyi de beceremiyorum ama daha çok seviyorum.

Blog yazmak sana ne kazandırdı?
Okuyacak daha çok blog. İnsanların yazdıklarını okumayı seviyorum, hayatlarını merak ediyorum.
Ayrıca blog yazmak kafamı boşaltmamı ve aklımdakileri unutmamı sağlıyor. Genelde yazdığım şeyleri hatırlamam. Eski bloglarımı açıp bakınca "aa bunu da mı yazmışım" diyorum.

Kitap okumak mı-Birşeyler yazmak mı?
Kitap okumak. Çok iyi bir okuyucu olduğumu söyleyemem ama yazmaktan daha çok seviyorum okumayı.

Şiir mi?/Roman mı?/Hikaye mi?
Hikaye.

En çok etkilendiğin film?
Dead Poets Society ya da My Sister's Keeper olabilir. Ama filmlerin etkisi uzun süre devam etmiyor bende. Galiba bir filmi çok kere izlemediğim için.

Hangi tür kitap/film?
Fantastik kurgu daha çok ilgimi çeker. Ama romantik komedinin de ayrı bir zevki var.

Öğrenci olmak mı?-İş hayatı mı?
Öğrenci olmak. Ama benim okulumda değil.

Kitap okumak mı?-Film izlemek mi?
Kitap okumak.

Klasik giyinmek mi?-Spor giyinmek mi?
Spor giyinmek. Galiba klasik giyinecek yaşta olmadığımdan.

Almaktan asla vazgeçmeyeceğiniz şey?
Kinder sürpriz yumurta.

En sevdiğin dizi?
HIMYM ve Fringe bittiğine göre... Galiba güncel dizi takip etmiyorum.

Özel bir yeteneğin olsa, bunun ne olmasını isterdin?
Uçmak. Ne farkım var Tinker Bell'den?

Hasta olmanın en kötü yanı nedir?
Sürekli burnunu çekmek.

Alınacak listen var mı? İlk 5'i nedir?
Alınacak listesi yapmam ama şimdi yapmam gerekirse bb cream, renkli kalemler, kurşun kalem, kahve makinesi (bu zor tabii), puzzle halısı.

İlk aldığın makyaj malzemesi nedir?
Dudak parlatıcı. (Makyajla zaten çok aram yok ki.)

Kafam şimdi daha rahat

Her ne kadar fikirlerim rayına tam oturmamış olsa da birkaç saat önce içtiğim minosetin etkisiyle şimdi çok daha rahat olduğumu neşe ve mutluluk ile söyleyebilirim. Ne kadar dert varsa hepsinin anası baş ağrısı da diyebilirim. Bir de ne yaparsam yapayım ve ne kadar benden çok farklı olduklarını düşünürsem düşüneyim beni seven insanların olduğunu gördüm. 9. sınıfta kendime yolladığım mektupta noktanoktanokta kişileri çok sevdiğimi ve unutmamam gerektiğini söylemiştim. Ama şimdi hepsiyle yollarımız ayrı, hatta bazılarıyla kötü anılarım da var. Şimdi de kendime şöyle söylemem gerek "ne yaparsan yap kendin için savaş".

Dün kendimi kötü hissettiğimi ve haftalardır başımı açıp kapatmak hakkında düşündüğümü söylemiştim. Bugün birkaç arkadaşıma bundan bahsettim. Sonra fark ettim ki kapanmamın asıl sebebi Allah rızası ve ben insanların ön yargılarından kıyafet bulamamaktan ve beni çok da kötü duruma sokmayan şeylerden yakınıyordum. Kendim için savaşmaya ve insanların düşüncelerini hayatımın merkezine koymamaya çabalarsam sorun kalmayacağını anladım. Dışım nasıl görünürse görünsün içimdeki kız hala olduğu kişi olabilir. Ve beni gerçekten seven insanların bana ön yargıyla yaklaşmayacaklarını anladım. Ön yargıları kırmak da zaten benim elimde. Ve ben ne kadar çekinik ve pasif olsam da orada benimle balık ekmek yiyecek veya çay içecek insanlar var.

Hayatımla ilgili kararları çok ani veriyor oluşum ve bu kararların ardında durmayışım beni güçsüz bir insan yapıyor. Ben kararlı ve kendinden emin olmalıyım anlayacağınız. Aslında ortada sorun yok, her şeyi sorun yapan baş ağrısı.

Belki de bu buhranları yaşamamın sebebi insanları yargılamaktan kurtulmam gerekmesidir. Çünkü ben bugün anladım ki acımasızca yargıladığım insanların hiç yargılanacak özellikleri yok.

Lütfen saçma düşündüğüm zaman bana bir antidepresan ya da ağrı kesici almamı söyleyin.

Ve ben şuan gülümsüyorum :)

Kafam karışık


Bugün başka bir Lori tanıyacaksınız. Ya da hayır, hepsi benim, ama neden ki, bilmem. Tanıştığıma memnun oldum.

Kimin blogumu ne kadar okuduğunu bilmiyorum ama blogu okuyarak beni tamı tamına tanımak mümkün galiba. Her dediğimin bir öncekinden farklı olması mesela. Ne kadar ayran gönüllü (bu tamlamayı çok seviyorum) olduğum hepsinden belli olmalı aslında. Bir sevip bi sevmemelerim, isteklerim, vazgeçişlerim, karar değiştirişlerim.

Şimdi kendime bile itraf etmekte zorlandığım şeyleri itiraf etme zamanı. (Fazla mı vurgulu? Aslında çok düz tüm sözlerim. Niye deme, ağlamaktan şişti gözlerim. Her şeye ağlamaktan. Ve ben hep ağlarım.) (Yalan, iki aydır ağlamıyordum.)

Galiba ben eski sevgilimi terk etmek için kapanmıştım.

Biraz garip geliyor tabii. Bunu kendime niye yaptığımı da bilmiyorum. Hayır işte öyle değil. Dinimi seviyorum, ve onu bir şekilde yaşamak istiyorum. İnsanların türbanlı-açık gibi sınıflandırılmasından nefret ediyorum, o ayrı meseledir belki.
Onu terk etmeye çalıştığımda bana açık olduğum için laf atmıştı bir keresinde.
Nasıl, nereden, ne saçma bir şekilde yerleşti bilinç altıma bilmiyorum. Haklı olduğunu biliyordum çünkü dinim daha çok kimlikte kalıyor gibi bir şeydi. Ben de kendi kendime eğer kapanırsam onu terk edebileceğimi aynı zamanda da hayırlı bir iş de yapmış olabileceğimi düşünmüş olabilirim. Bir taşla iki kuş, ne zekice. (!)
(Tabii sonuçta onu terk etmeyi yine beceremedim ama o beni çok güzel bir şekilde terk etti.)

Bir buçuk yıl oldu kapanalı. Çekmecemde bir sürü şal, askıda bir sürü eşarp var. İki tanesi dışında tişörtlerimi giyemiyorum, tuniklerin yarısı yine kısa. Dolapta çürümeye yüz tutacak elbiselerim, peruğum...


Kendimi o kadar bencil hissediyorum ki aylardır bunları düşündüğüm için. Kimseyi suçlamaya hakkım yok. Kendimi de suçlayamam ama. Açılmayı düşünüyorum bazen, benim için ne kadar sorun olabilir ki yıllarca "acaba kapalı olmasam ne kadar kendim olabilirim" sorusunu kendime sormaktansa. Hayır işte sorun şurada, bundan otuz yıl sonra ben kendimi yine türbanlı görmekten memnun olurum ama şimdi bunca şeyin ortasında her şey o kadar zor geliyor ki anlatamıyorum. Neredeyse üç haftadır sürekli olarak bunu düşünüyorum. Kendime nasıl kızıyorum kendimi nasıl kınıyorum anlatamam. Aslında sürekli olarak "elalem ne der" diye düşünüyorum. Çünkü (daha önce başka bir yazımda bahsetmiştim) yakın arkadaşımın annesi bile zamanında sırf ben kısa kollu giyiyorum diye bana "dingil"imsi kelimelerle yakıştırmalarda bulunmuş. (Bu bahsettiğim teyze de kapalı filan değil, asıl garip olan kısmı o bence.) Mesela ben bir buçuk yıl kapalı kaldıktan sonra açılsam bana eskisi gibi davranacak olan çekirdek ailem ve çekirdek dostlarım dışınca birileri olur mu? Sanki insanlara bunu düşündüğümden bahsetsem bile bana çirkin yakıştırmalarda bulunacaklarmış gibi geliyor. Her gün bu yüzden nasıl deliriyorum nasıl üzülüyorum anlatamam. Ve böyle basit (daha doğrusu basit olması gereken) bir şey beni rahatlamaktan alıkoyuyor.


Ve ya açılırsam ve tekrar kapanmak istersem diye düşünüyorum, çünkü en fazla 15 yıla tekrar isteyeceğim. Ve kendimi aç kapa aç kapa vana gibi hissetmek istemiyorum.

Büyük ihtimalle geçmişte kapanıp açılan birilerine laf ettiğim için geliyor bunlar başıma.
Ama bazen gerçekten dayanamaz oluyorum.

"Herkim kardeşini (işlediği) günahtan dolayı ayıplarsa, kendisi o günahı yapmadan ölmez!"

Şiir - 9

Bu akşam kar yağmıyor
Bu akşam çok durgunum ben
Bir melodi değilim en sevdiğim şarkıda
Sözlerin satır araları sahip değil bana
Sevmediğim sözsüz şarkılarda bitmeyen aynı tınılar
(Mekanik, robotsu, mahvolmuş)

Bu ben değilim
O ben değil miydim?
Kimdim neydim?
Neden böyle hissettim?
Kendimi aramaya çıktığım sokaklarda ruhuma kadar soyuldum
Köşeyi dönsem, sonsuzluk karakolunda çizdireceğim resim, artık hatırlamadığım çocukluğumun eşkali


Hevesimi kaybettim

Hala şıpsevdi, fazlasıyla ayran gönüllü
Halbuki ayran da sevmem, cacığı da ondan sonra bıraktım
Ama karpuz kesti babam, onun tadı hala güzel


(Dinle)

Kızacak ruhum bana, gururum ağlayacak

Ruhum, sesim, sessizliğim
Kaybettiklerim, kazandıklarım, her şeyim

Asla sahip olmadığın bir şeyi sevmek, senin olduğunu sanıp, hep senin olacağını zannedip.

Hayaller kurmak, unutmak, vazgeçmek, unutamamak.

Hep senin olmadığını bilip, hiç sevilmediğini kavrayıp, seni gerçekten seven her şeyin aşktan öte olduğunu öğrenip.

Hep "öyle kalsaydı"lar, aşkın bitip bitmeyeceğini sorup nerede kaldığını söyleyen şarkılar.
(Bir kalemde, silinmiş bir şarkıda, aslında boş olmayan ama hep boş hissettirecek her yerde.)

Aslında hiçbir şey zor değil. Özellikle gençsen ve zaten her şeyin biteceği varsa. Bunlar ergenlikse ve sen sıkılmışsan iyice, saçmalamaktan.

Sevmiyorsan uğraşmasana.

Yan bensiz.


Posted via Blogaway

Konya'ya gittim geldim

Dinlenmek için mi verilir tatiller? Yoksa kutlama yapmak için mi? Bilmem, bu giriş tarzı bana göre mi? (Değil aslında bence.) Ben bu tatilde tatil yaptım mı yapmadım mı anlayamadım pek.

Aslında her şey şöyle başladı. Ben okulda normal normal takılıyordum ki müdür yardımcısı çağırdı, her zamanki gibi babam aramış, açtım konuştum, "Annenle Konya'ya gidecek misin?" dedi. Annemin arkadaşlarıyla buluşma planı bir aydır gündemdeydi ama son güne kadar bilet almadığı için herhalde gitmez diye düşünüyordum. Baktım gidiyor, ben de tabii ki peşine takıldım. Yolculuk klima nedeniyle soğuktu. Hurmalı-güllü dondurma bana göre çok ilgi çekici bir lezzete sahip değildi. Mevlana'yı gezerken oradaki havuza para atılmış olması insanları kendimce sorgulamama sebep oldu.

İlk geldiğimiz gün bizi annemin eski bir iş arkadaşı gezdirdi ve gayet eğlendik. İkinci gün ise annemin üniversite arkadaşlarıyla tura katıldık ve gezmeye önceki gün gezdiğimiz yerlerden başladık. Annemin üniversite arkadaşlarını görmek bir açıdan garip sayılabilir. Bir de çoğu tavrımı anneme benzetmeleri de beni gururlandırmadı değil. Ama pek atılgan olamadığım için yeni arkadaşlar edinmektense daha önce tanıdığım teyzelerimle samimiyetimi ilerlettim. Bir de Fatma teyzenin kızı beni çözememiş, bir öyleymişim bir böyleymişim. Garibim garip.

Bu arada söylemeden geçemem, sık sık kullandıkları turkuaz-siyah-beyaz renk uyumuna hayran kaldım.

Benden gezi yazısı yazarı olmayacağı için resim koysam daha iyi.

Burası otobüsten indiğimiz caminin önü.

Harika çiniler vardı girdiğimiz bir yerde.
Aynı zamanda Türkiye'deki tek rebab ustasının atölyesi de oradaymış.

Şehitlikte harika minyatürler vardı. Hayran kaldım.

Etli ekmek yemeden dönmek olmazdı tabii.
Ama ne yalan söyleyeyim, lahmacunu daha çok seviyorum.
 
Nedense biz gittiğimizde sadece bu kadarcık çiçek vardı.

Sırf tavşanlar için çekilen fotoğraf.
"Bak tavşan" demek kadar eğlencelisi yok.

Gördüğüm sıradışı şeyleri çekmeyi sevdiğimi söylemiş miydim?
 
Bu da gece otelde büyükler muhabbet ederken benim sıkıldığımın kanıtı.
3 fincan çay içtim ve şeker poşetleriyle kendime ve anneme yüzük yaptım.

Gece, irin, bilgisayar

Yine karmaşık bir günken. Günken? Yok devam ediyorum. Balkonda oturuyordum, sallanıyordum işte. Beni rahatlatacak bir şey yok gibi geliyordu. Belki sadece yıllarca burada oturup hayal kurmam gerek diye düşündüm, böyle hayal kurmaya devam edersem başka bir şey yapmam gerekmezdi. Sadece oturmak ve gökyüzünü izlemek. Sadece ileri geri sallanırken her şey(ya da sadece ben) olmayan güzel şeyleri düşlemek. Sonra aklıma gelenleri yazmak istedim bir bir. Oturduğum yerde olan hayaller, içeriki odadaki hayaller, binlerce yıl öncesinden ve asla var olmamış diyardan hayaller. Sonra kalktım oturduğum yerden ve İngilizce bir şeyler yazmak için çabaladım. Hiçbir şey beceremesem de yazmak beni o kadar rahatlattı ki anlatamam. En ağır depresyonlardan çıkarıyor insanı şu yazma eylemi. Yazıyı icat edenler ne iyi etmişler.

Senaryo basit, belli. Türkçe yazsam gayet uzun uzadıya yazabilirim, tabii ortalarda bir yerde her zaman olduğu gibi canım sıkılıyor, olayla biraz orta çağ havasında olduğu için yabancı dille yazarak egzotiklik katmak istiyorum ama bilmediğim ve anlamlarını bulmakta zorluk çektiğim kelimeler yüzünden yazdıklarımı pek beğenemiyorum. Yazdıklarımı birilerine okutmam gerek ama çevremde İngilizcesine güvendiğim kimse de yok. Öyle taslaklarda kaldı o hikaye bitememiş ve yarım kalmış haliyle. Gramerim çok korkunç olduğu ve birkaç yerde yanlış kelime kullanmış olma ihtimalim de göz ardı edilemeyecek seviyede olduğu için yayınlamaya da korktum galiba.

~

Kadın hiç güzel kesemedi saçlarımı.

Sivilcelerimi sıktım. Ama hala şiş ve kırmızı.

Neden sevdiğimiz şeyler güzel olmasa bile bize güzel gelir? Aslında güzel olan tanıdıklık hissi midir?

~

Acaba ne kadar düşünüyorum bazen ölmeyi istediğimi söylerken? Orada ölmeyi istemeyen, ölümü acı, ölümü acıtıcı olan yüzlerce insanın başına kötü şeyler gelirken ben en ergen en aptal halimle nasıl oluyor da bu kadar zor bir şey hakkında kendi kendime atıp tutabiliyorum?

İnsanlar neden ölüyor?

Ben mi melankoliğim

Nasıl mutsuz bir gece bu? Gece mi ya da? Gün. Sabahtan beri. Belki günlerdir. Tüm insanlar aynı kapıya çıkıyor bence. Mesela asla gerçekten arkadaşın olmayacağını bildiğin bazı arkadaşlar. Öyle değil işte, sevmiyorum geniş cümleleri.

Ağzım bozuluyor bazen, gerçi ağzımdan değil de parmaklarımdan çıkıyor genelde her şey. Çok küçükken hiç çıkmazmış, acaba nasıl yaşarmışım hiç bilmem.

Hiç iyi bir çocuk değilmişim ben, pek arkadaşsız, pek içine kapanık, pek oyuncaklarıyla sarmaş dolaş kitaplarla yaşamaya çalışan, ama aslında hiç yaşayamayan... Pek insan değilmişim galiba ben.

Bana o kadar çok şey gerek ki. Ölmek istiyorum diyebiliyorum. Of nerede bu çocuk, bari rahatlatsa beni. Ben bu haldeyken insanlar mutlu olunca nefret ediyorum.

Neden bu kadar geçmişe dönüyorum? Gündelik tutacak kin mi kalmadı, ucundan? Pişmanlıklarım da mı yitirdi anlamlarını? Gelir geçer mi yani her şey?

Güzel hayaller kurduğumuz zaman güzel ya her şey, mutsuzluklarımı hatırlamak niye? Kaybettiğim ve artık benim olmayan onca şey. Bulsam da istemem hiçbirini. İstemiyorum hiçbirini.

Ölmek istediğim zamanlar dedim ya. Ben bunları çok sık yaşıyorum. Ben bunları hep hiçbir şey olamayacağımı bildiğim zamanlarda fark ediyorum. Arkadaşlıklar da aynı yere varıyor aşklar da, okullar da, kurslar da... Hep arta kalan insan gibi hissediyorum kendimi. Köşesinde sinmiş. Bir şeyler bekleyen. (O bir şeyleri asla alamayacak.)

Çok uzun zaman oldu, zırıl zırıl ağlamıyorum ben. Ağlamam lazım belki de. Bazen gülüyorum ama sadece unuttuğum zamanlarda. Kim olduğumu hatırlayınca karmaşaya düşüyorum. Ne yapmam gerek, hiç bilmiyorum. O kadar çok korkuyorum ki yaşamaktan. O kadar çok korkuyorum ki nefes alırken yaşayamamaktan.



Ezginin Günlüğü - Kadıköy

Ve bazen gitmediğin yerlere de küsersin işte.

Rüya / Düşüş

Biraz sinirli, biraz gergin, ne yapmam ve ne söylemem gerektiğini yeterince iyi bilmiyor gibiyim. Sesimin titremesinden korkuyorum, "Gitmen gerektiğini biliyorsun. Şimdi gitmelisin. Daha sonra gitmen daha zor olur.". Ben konuşuyorum, dudaklarım konuşuyor, konuşan gözlerim değil. Gözlerim sadece onu izlemeye yetiyor. Yetmek de nesi? Gözlerim tabii ki de yetmiyor. Ellerim ellerinde. Kaç tane el gerek bana? Elleri için, saçları için, yanakları için...

O gitmemesi gerektiğini biliyor. Ben sadece gitmesi gerektiğini söylüyorum. "Hadi ama..." diye söyleniyor, ama buna da cevap veremiyor. İfadesizken ne güzeldi, şimdi bu yavru köpek bakışları güzel değil mi? Gözlerinin hafif nemli hali, ağlamayacağını bilsem de beni korkutan. Onu zorlayacağımı bildiği için konu değiştirmeye çalışıyor sadece. "Ne yani üşümeyecek misin sen bu üstündekilerle?" Sanki benden kalın giyiniyormuş gibi sadece benim hakkımda konuşması? Tabii ki de deli ediyor beni. "Sen kendine baksana..." diye söze girecektim yine, bu sefer vazgeçiyorum. Biliyorum, ne kadar konuşturursa beni o kadar çok kalmasını isteyeceğim.

Aklımdaki milyonlarca eli çekiyorum üzerinden. Belli ki o da hissediyor içine düştüğü boşluğu. Bir adım atıyorum geriye doğru, ve bir adım daha.. Özür diliyorum ondan, yine aklımın içinde her şey. O sadece korkan gözlerle bakıyor. Kapatıyorum gözlerimi, gülümsemek istiyorum, yüzümden okunabilen tek duygu acı, belki de acı içinde gülümsüyorum. Bir adım daha.. Çığlık atıyor o, çığlığını duymuyorum. Düşüyorum, sonunda, benim sonsuzluğumu simgeleyen her şeyin içine düşüyorum.

Sadece sonsuza kadar düşmeyi diliyorum içimden.

Bir daha uyanmamayı.

Ama... ama işte ya, uyanıyorum.

Aynı şarkı çalıyor, kaset ileri sarmıyor. Kaç saattir aynı şarkının içine hapsolduğumu düşünüyorum, kaç saattir bozuk bir düşün içinde kendimi tekrarlıyorum... Yine de şarkıyı kapatmadan soluk beyaz tavana bakıyorum. Gözlerimi gerçekliğe kapatıp bu sefer ağlarken, daha gerçekçe, gülümsüyorum.

May your smile
Shine on
Don't be scared
Your destiny may keep you warm


Bu geceki şarkılar

Galiba bu gece daha çok Redd dinleyecek bir haldeyim, ve şarkıların hepsi oldukça güzel.
Ben çok kalmam, siz şarkıları dinleyin.


Her Neyse


Boşalttığın yere ne koyduysam dolmuyor 

Dakka başı bir off içimden hiç eksik olmuyor



Nefes Bile Almadan

Değiştirdin kanımı koydun zehrini


Aşktı Bu


Senin tilkilerin dolanıp durdu kafanda 

Bazen parçalar kopardı içimden hatta



Dünya


İstemiyor artık canım

Hiç üzülme umrumda değil
Hoşçakal derim
Benim için artık bitti
Geri dönmen umrumda değil
Hoşçakal derim

Hiç bu kadar acıtmadı
Hiç kimse senin kadar acıtmadı canımı


Sivilceler, kesilecek saçlar, dalgınlığım

Çok gariptir, özlemedim bu gece kimseyi. Ne eski, ne çok eski, ne sadece şimdilik mesaj atmayan...

Burnumda sivilceler, anlamsızca görünmüyorlar fotoğraflarda. Çekirdek yememe engeller. Neden orada olduklarını bilmiyorum aslında. Canımı acıtıyorlar.

Kısacık kestiricem yarın saçlarımı. Hep olduğu gibi kestirmeden önce, sevmeye başlamıştım uzunluklarını. Turuncuya da boyatırım belki yazın. Aslında istediğim renk Electric Tiger Lily, ama belki daha koyu bir şeyler de olur. Belki hiç boyatmam. Ama artık saç rengimi de sevmiyorum, anlamsız bu dediklerim.

Her zamanki gibi anlamsız bir gündü, anlamsız şeylerden bahsettiğim, anlamsız şeyler düşündüğüm...

Dershaneyi ektiğim için herkesin bikbiklendiği, ama közlenmiş domateslerin çok lezzetli olduğu...

Hiç toptan kaçamadığım, ama doğru düzgün de atamadığım...

Kırk yılda bir çıkan sivilcelerimi aklımdan çıkaramadığım...

Yazın geldiğine inandığım...

Gün geliyor geçiyor, ben geliyor geçiyorum, çok kısa her şey.

Yine çok sıkıcıyım. Yine biri benden sıkıldı. Yarın belki daha çok kişi sıkılacak benden. Her geçen gün daha anlamsız bir ben oluyorumdur belki de.

Belki de ben zannettiğim kadar güzelimdir?

Mim 11

E. tarafından mimlendim. Çok yazmak istediğim halde pek yazacak halim yoktu, e ben de mimi görünce çok ama çok mutlu oldum hemen yapmaya başladım. Çok teşekkürler :)

Sorulara tek kelimeyle cevap veriyoruz. Tabii aklıma bir sürü cevap geldi ama ayıklamam gerekti :D

Telefonun nerede? - Önümde
Partnerin? - Çoraplarım
Saçların? - Karışık
Annen? - Uyuyor
Baban? - Uzakta
En sevdiğin eşya? - Bulamıyorum
Son gece gördüğün rüya? - Unuttum
Hayalindeki araba? - Beetle
İçinde bulunduğun oda? - Benim
Korkun? - Yalnızlık
On sene içinde ne olmak istiyorsun? - Mutlu
Sen ne değilsin? - Salak
Üzerinde ne var? - Pijama
Senin hayatın? - Böyle
Moralin? - Eh
Şu an ne düşünüyorsun? - Anlamsız
Senin bilgisayarın? - Yazık
Aşk? - Nerede?

İsteyen herkes cevaplayabilir ^.^

Gitmedim gelicem

Pek anlamsız ve pek korkutucu bir yazılı haftasından daha hepinize merhaba. Çok merak ediyorum ama bu yazıyı ne kadar sürede yazabileceğim, ama çok uzatmaya niyetim yok. Eğer çok geç uyursam sabah çok mayışmış olurum, babam da şehir dışında olduğu için hunharca uyandırılamam.

Yarın matematik yazılısı var ve ben son konulara hiç çalışmamıştım. Bugün baya baya çalıştım, ama sadece kitaptaki örnekleri çözdüm. Testi çözsem büyük ihtimalle son konuya bakamazdım. Ama yine de yarın sabah okulda (ki okula dersten 45 dakika önce gidiyorum) okulda bakarım, büyük ihtimalle yazılı 3. ders olacağı için de çok kötü bir not almam.

Hayatta yaptığımız küçük çılgınlıklar başlıklı bir yazı yazmalıydım belki. Mesela G.'ye attığın saçma ve aşk dolu mesajlar, sonra o da küfretti bana tabii. Kızlara da ne yapsak yaranamıyoruz. Bir de Ata adına açtığım fake twitter hesabı var ki sormayın. Kızlara senin numaranı vericem dedim, sonra caydı gibi, bence başta açacağıma inanmadı. Hep böyle oluyor ya, insanlara bir şey yapacağımı söylüyorum, yap diyorlar, yapıyorum şaşırıyorlar. Meğer insanlar benim abarttığımı sanıyormuş ya, ah komik insanlar.

Bi de whatsapp'dan adam asmaca oynamak gibi saçma alışkanlıklar geliştirmeye çalışıyorum ama pek işe yaramıyor. "Çok tatlı"daki T dışında tüm harfleri bulan bir insan nasıl T'yi bulamaz ki?

Siz bana sınavlarımda başarılar dileyin. Ben de uyumaya gideyim. Resim atacaktım ama o da başka zamana.

Bai~



Phillip Phillips - Gone, Gone, Gone
Spiderman fena film değildi ama şarkıları müthişti.

Neden gülümsüyorum, yine bilemedim

Galiba biri bana kedi muamelesi yaptığı zaman yelkenleri direk aşağı indiriyorum. Bu da garip bir deyim, savunmasız kalmak gibi. Böyle eriyip bitmek filan. Mesela Aytül yaptı bunu, E.'nin bloguna yaptığım yoruma cevap olarak da kedicik demiş bana, arada bir annem de yapıyor. Bir de insanların bana kedisel şeyler söylemesi olayı var, o da çok tatlı. Sanki insanlar sevdiğim şeyleri biliyormuş ve onlarla bana gösterdikleri değeri gösteriyorlarmış gibi. Odamdaki 3 tane kediyi ve iki tane ağzı olan (yapım hatası, ehe) (hediye de kendileri) origami kediciğimi çok seviyorum. Keşke güzel kediciklerim hiç kaybolmasaydı zamanında, düşündükçe hala kalbim acıyor. Ben bilgisayar oynarken birinin gelip yanıma oturması ne güzeldi. Ya da eve geldikleri ilk gün kaçıp yatağımın altına saklanmaları ve abimin arkadaşıyla onları oradan çıkarmak için uğraşmamız. Şımarıklar, nankörler, ama o kadar tatlılar ki kediler.

Ama konumuz kediler olmayacaktı galiba. Belki de yine konumuz yoktu ben buraya gelirken. Sadece şuan yeni açtığım şarkıda kedi dedi ve vay canına, sevdiğim her şeyin bir arada olduğu şarkılar ne kadar da güzel. Abimin Sarı'yı dinlerken aklına ben gelmesi gibi, bir başka şarkıda da kediler hakkında bir şey söylüyor ve ardından çaylar geliyor. Ve şuan bu şarkıyı da çok beğendim galiba. Çünkü gülümsüyorum.

Bugün farklı bir gün ve hiç de gün gibi hissettirmedi bana. Sanki hiç olmamış bir gün gibi. Yaklaşık üç buçuğa kadar facebookta milletle konuştuk. Okula gitmek zorunda olduğumu düşünüyordum ama sabah hiç gidesim yoktu, belki babam biraz kızdı ama çok da kızmadı. Kafamın içinde kocaman harfler vardı, sanki tüm fotoğraf buğulanmış ve üstünde büyük puntolu bir şekilde "NO" yazıyordu, yazı stilini de beğenmedim değil. Belki sabah uyku tutmadı ama sonra bir uyumuşum ki. Ve inanılmaz bir şekilde elektrikler kesilene kadar ders çalıştım. Arada da üç yıldır yıkamadığım kalemkutumu yıkadım. Uzun zamandır yıkanmayan bir şey yıkandığı zaman öyle uzun uzun akıyor ya kirleri, akıyor, akıyor, akıyor, sonra temizleniyor ve akacak kir kalmıyor. O kirler akarkenki görüntüsüne bayılıyorum ben. Temiz ve kirli kavramından çok o temizlenme işleminden hoşlanıyorum galiba.

Bugün (hayır sadece şuan) tartışmaya açık olmayan bir mutluluk var içimde. Hep böyle olsa her şey keşke. Başka şeyler umrumda değilmiş gibi davranabilirim o zaman. Ve ben böyle mutlu mutlu yazarken, aynı ülkelere aynı sebeplerle gitmek istediğim insanların olması bu dünyada, ve öylesine rastgele şarkılara aşık olmam. Ve şarkılara aşık olmamın normal olduğunu, kendimi onları aldatmak zorunda hissetmemem gerektiğini söyleyen insanlar da. Yüklemsiz cümleler, ya da öznesiz, nesnesiz. Cümleler de çok güzeller.

Bi de merak konusu olmasın o çocuk galiba eski sevgilimden nefret etmiyormuş, en azından Alpi'nin dediğine göre. Çocuk garip olduğu için anlamlandıramadan geçtim. Şu sıralar çok şeyi anlamlandırmadan geçiyorum. Bir de fark ettim ki yaparsam güzel şeyler olmayacağını bildiğim şeyleri hep yapıyorum, galiba ben bela arıyorum. Ama bu sefer kötü bir şeyler de olmadı. Bazen görmezden gelinmek de çok güzel. Karşıdaki insanların benden daha oturaklı akılları olduğu sürece.



Yüzyüzeyken Konuşuruz - Konuşulacak Şeyler
Siz de dinleyin ve mümkünse aşık oluna benim güzel kediciklerim.

Gece gece, yine yine

Aslında benim başım ağrıyor ama kafamın içinde bu kadar hareketli bir şarkı çalınca mutsuz olamadım şimdi. Halbuki ne melankolik yazılar yazma umuduyla gelmiştim ben buralara. Bak işte nostaljik şarkıların kötü yanı bu, yüzde elli çok neşeli oluyorlar, ayrılık şarkısı olsa bile neşeli olanlar oluyor ya.

Ay bazen insanlar üzüyor beni, çok dikkatsizler ne söylediklerini bilmiyorlar; ha bi de hala neden ölmediğimi merak etmiyor değilim ama bu yüzden kendime çok kızıyorum çünkü insanlara söylesem onlar da bana kızacak. Ama böyle şeylerle neşemizi kaçırmaya gerek yok değil mi?

Aslında neşemin ne zaman gelip ne zaman kaçacağı hiç ama hiç belli olmuyor. Aklıma hikayeler geliyor mesela, konuları çok güzel, şekilleniyor şekilleniyor ama söz söyleme kabiliyetim yeterince iyi olmadığı için yazıya geçirirken oldukça zorluk çekiyorum, daha doğrusu hiç yeltenmiyorum geçirmeye. Belki bi ara denerim ama bazen o kadar çok şey yapmaya çalışıyorum ki hiçbirini gerçekten yapamıyorum. Bu durum beni üzüyor. Belki de bu yüzden ölmek istiyorum. Yeni bir hayata başlarsam her şeyin daha kolay olabileceğini düşünüyorum. Baştan düzenlenmesi gereken şeyler var.

Aslında ders de çalışmam gerek. Çünkü hayatımda hiç ders çalışmadım ve nasıl çalışılır bilmiyorum. Fizik çalışmaya çalışınca deliriyorum, matematikten çözemediğim soru oldu mu umutsuzluğa kapılıyorum. Kağıtlarla bakışmayı, mecbur kalmadığım durumlarda sorularla kafamı bulandırmayı hiç sevmiyorum.

Bu yazı da dakikalardır burada yayınlanmayı bekliyor.
Yayınlayayım bari