Bu saat gece sayılmaz

Nerede kalmıştık bilmiyorum. Şuan tek düşünebildiğim ice tea'ye musluk takabilsek gibi bir şeyler, ya da minik bir termosum olsaydı ya. Mincik bardakla içip içip dolduruyorum. Oysa büyük bardakla 3 kere bile doldurmam gerekmeden biterdi şişe. Böylesi daha zevkli diyorum, böyle kalsın.

Gidecek yerim yok, serin olan bir tek balkonlar var. Büyük balkonda takılamam ananemin odasının dibi. Kendi odamdaki balkonda çamaşırların arasına sığındım sanki. Birazdan biraz daha asılacak. Neyse nem olur, iyi gelir işte. 

Saat daha on iki olmadan ben gece bir modlarındayım. İnsanlar bana git demeden gitmeler filan. Yerdeki fatura nereden gelmiş benim balkonuma, alıp bakmaya bile eriniyorum. Şimdi hangi şarkıyı açsam bilemiyorum. Badem'in bir şarkısı gelmişti birkaç saat önce aklıma, denmeye değer. (Komşular küfretmese iyi)

Şimdi biraz fıstık biraz da kaju olsa ne güzel giderdi be. Bir de gece olsa ama zaman çok hızlı geçmese. Beyaz ev eşyaları helikopter gibi ses çıkartarak çalışmasa.

Ben kitabımın son bölümünü okuyayım, bir de çamaşır asayım.

Kız kısmısı böyle yapar.

(Ve yazı biter, şarkı biter)


Badem - Geceyedir Küsmelerim

Tatil Sonrası

Selam kediciklerim, ben eve döndüm!

Aslında size şöyle güzel bir tatil yazısı yazıp her şeyi uzun uzun anlatmak isterdim. Ama hani yediğin içtiğin senin olsun gördüğünü anlat derler ya, benim aklımda kalan sadece yediğim içtiğim oldu çünkü tatilde de çok bir yere çıkmadım. Yok yok şikayet gibi algılamayın, Antalya da Samsun da kesinlikle buradan serindi, hem nem benim cildime çok iyi geliyor ondan güzel bir tatil geçirdim :) Yediğimi içtiğimi anlatmadan geçemem ya, Antalya'da nutellaya abandım Samsun'da da mavi dondurmaya. Tam oradaki evimizin karşısına dondurmacı açılmış, akşam kuzenimin çocukları dondurma almaya gittiler, kendilerine almışken bize de bi kutu getirdiler, aman ne göreyim masmavi dondurma! İtalyan karameliymiş, aşık oldum galiba, günlerce yediğim tek dondurmaydı.

Yıllardır ilk defa Samsun'da bayram geçirdim, benim için çok konsantre bir bayram oldu, o kadar kısa zamanda o kadar çok kişiye sarılıp öptüm ki insanlardan soğumuş olabilirim. Şaka bir yana arada bir memlekette takılmak gerekiyor galiba, yoksa ne sen akrabalarını tanıyorsun ne akrabaların seni.

Bayramın ikinci günü sabah yola çıktık, buraya geldiğimizde saat dört buçuktu ama eve geldiğimizde gece birdi. Saat ona kadar ananemlerdeydik, sonra da (Antalya'da yanlarında kaldığım) dayımlarla beraber küçük teyzeme gittik. Orada da hiç üşenmeden içli köfte yaptılar gecenin bir yarısı.

Bugün bayram bitti annemler işe gitti, ananem onun yanında kalan büyük teyzem kızının yanına gittiği için bizde. Sabah küçük teyzemi çağırdım onunla kalsın diye, ben de G.'yle çıktım. Geldiğimde saat geç değildi aslında, sadece 10.30-15.30 gibi dışarıdaydım. (Şimdi acaba çok mu diye düşündüm de çok da değil ya..) Yine de gelince ananamden bu saate kadar neredeydinler işittim, hatta demin bile söyleniyordu, bir de bir kızı ulu orta kaçırmışlar da kimse yardım etmemiş kıza temalı bir hikaye anlattı ama ne yalan söyleyeyim dinlemedim.

Yorgunluktan ölüyorum, hava değişikliğinden kaynaklı olduğunu düşündüğüm bir baş ağrım var. Neden bilmiyorum iki gündür burnum ağrıyor. Okuyacak çok blog yazısı birikmiş, bir de yanımda okunmayı bekleyen Hikayem Paramparça var. Hadi bir yerden başlayayım ben.

Görüşürüz şimdilik ^.^


Birdy - Wings

Beklersiniz beni (Bekleyin yani)

Bu güzel dünya kupasını Almanya'nın kazandığı saatlerde (bana öyle bakmayın hiç anlamam futboldan, ama çok Almanyayı tutasım gelmişti onlar kazandı, lütfen taş atmayalım temizleyenimiz yok buraları) baktım beni kimse tınlamıyor, e zaten çok anlamsız şarkılar çalıyor arkada, sıcaktan dolayı gözüme gram uyku da girmiyor.. Dur dedim kendime, güzel bir şarkı aç gel de bir şeyler yaz. Aslında tam olarak öyle de diyemem ya, üç gündür bir şeyler yazacağım yazacağım yazmaya vakit bulamıyorum, vakitten çaldım biraz sankim.

Cuma günü çılgın bir kararla (bu çılgın kararı aylardır bekletiyorum, annemin kafaya yeni estiği için çılgın oluyor) Antalya'ya gitmeye karar verip en ucuz bilet bulduğum zamana (ki iyi de buldum bende) bilet aldım. Salı günü nemli ve sıcak akdeniz sahillerinde uyuyor olacağım. Çok sıcak oruç oruç gündüz gezilmez, ben evden çıktım mı kafa gidiyor burada, ama avm filan gezsek okey yani. Akşam da kuzenlerle kop kop yaparız. Ne bileyim, hazır boğazım yeni iyileşmişken dondurma filan yerim belki. (Doktor bir hafta sonra kontrole gel dedi ve ben unuttum. Büyük ihtimalle sabah kalkıp hazırlanmaya üşeneceğim için yarın da kontrole gitmeyeceğim.) Gitmemin tek sebebi şu şehirden ve her zamanki monotonluktan biraz uzaklaşabilmek. Antalya'dan da Samsun'a geçmeyi planlıyorum, bayramdan sonra da eve dönüş. Ama o kadar güzel geliyor ki başka bir şehir fikri.  Aah bildiğin ruhuma yaz tatilsel bir şeyler doluyor be.

Hah diyordum ki cuma günü. Sonra havalar bir ısınmaya başladı ki, pişiyorum. Normalde odam sabah sıcak olduğu için oturma odasında yatıyorum ama yok anacım oturma odası durulacak gibi değil. Odam bile oradan serin. Ben de odama transfer oluyorum geceleri. Ama eriyorum ya. Cumartesi ilk defa bir çılgınlık yapıp teyzemlerle dışarıda iftar yaptık, çay bahçesi gibi bir şey. Teyzem dolma ve ayranlı köfte yapmıştı, tüpümüzde çorba ısıtan teyze de istemememize rağmen tabaklarımızdan birine çorba koydu. (Çorba yenmedi ziyan oldu.) Gerçi ben sadece dolma yedim, ayranlı köfte de sevmiyorum. Ama çay güzeldi. Evde pişmediğim zaman çay hep içilesidir zaten. Ama sen git üstüme dökül ya. Hayvan çay. Tam bir öküz. Adamı katil eter. Neyse ben yine içmeye devam ettim... Ne yani su üstünüze döküldü diye testiyi çöpe mi atıyorsunuz? Telefonumun şarjı bitene kadar dışarıdaydık dicem de telefonumun şarjı ne zaman bitmiyor ki?

Bugünse yine bir iftar keyfi. Ah anlatmaktan yoruldum ya. Ayrıntıları es geçip ilginç şeylere geliyorum. Kedinin gözü mavi değil ama fotoğrafını flaşla çekince mavi oluyor! Evet gün boyu ilgimi çeken şey buydu. Bir de Alpi'nin beni kışkırtmasıyla selfie çekip, sonra o selfienin fotoğrafını çektim. Hatta dudak büzüp peace (hala piece yazasım geliyor, bunlar hep anime) yaptım. Bence gayet başarılı bir çekim oldu, daha nicelerine. (Belki de o nice, "nice pic bro" nicesidir.. Bilemezsin..)

Velhasılıkelam, kim bilir belki bir belki birkaç hafta yokum canlar. Yarın yazdım yazdım yazmadım yazamam.

Bon voyage bana~


Teoman - Kadınım

Mim 16 / 5 Kelime

Geldim yine yeni bir mimle, Gizemli Kimlik beni mimlemiş ona kocamaaan teşekkürlerimi yolluyorum mim için :) İlk gördüğümden beri biri mimlese de yapsam diye bekliyordum ben de :P


Aşk

Hissedilmeden ölünmemesi gereken his. Gerçek aşkı bulmaya çalışırken insanın karşısına bir sürü saçmalık çıkmasına rağmen bulunca uğruna yaşanan her şeye değeceğine eminim.

Hayat

Yaşamayı bilene ne güzel yaşamayı bilmeyene sıkıcı ve bayıcı. Hayatımızın en az bir gününü tam anlamıyla yaşayabilmişsek o hayat amacına ulaşır belki.

Umut

İnsanın hiç kaybetmemesi gereken duygu. Gelecek günlerin gün ışığıyla dolu olduğuna inanmadan yaşamanın ölmekten ne farkı kalır ki?

Acı

Pozitif yönlerinden biri olmasa da hayatın olmazsa olmazlarından. Katlanılmaması ve abartılmaması gerek. (Bazen küçük acıları çok abarttığım da oluyor.)

Gülmek

Hayatın en güzel yanı. Gülmek deyince benim aklıma arkadaşlarım geliyor. Mesela 9. sınıfta fok balıkları gibi gülüşlerimiz (çok çirkin mi gülüyorduk acaba, ama bence çok tatlı). Gülmeden yaşamak mümkün olmasa keşke, herkesin yüzünde gülücükler açsa.

--

Ben de bu mime Uska'yı mimliyorum madem :)

Warm Bodies izledim

Her güne bir film heyecanıyla (ya da ona yakın bir şeyler) zamanında heves edip de izleyemediğim filmleri sıra sıra izler oldum. Dün Wreck-It Ralph'le siftahı yaptım, bugünse ondan daha çok izlemek istediğim filmler olmasına rağmen içimdeki romantik zombili komedi aşkına hakim olamayıp Warm Bodies izlemeye karar verdim.

Tabii ki filmi izlemeden önce fragmanı birkaç kez izleyince insan "buralarda bir yerlerde zombi kıza aşık olacak" şeklinde programlıyor kendini. Ama ben tabii ki de "buralarda bir yerde ben zombiye aşık olucam" ayarlamasını yapmayı da unutmadım. E sonuçta bu devirde hem yakışıklı hem düşünceli zombi bulmak zor oluyor, bulmuşken de bırakmamak lazım değil mi?

Film başlar başlamaz R. arkdaşımıza bir sempati duyuyoruz tabii. Çok düşünürsen deli olursun, ama onun düşünmekten başka yapabilecek bir şeyi yok ki. Ve sadece boş boş dolan, homurdan, yiyecek insanlar bul... Hayat öyle geçip giderken bir gün karşısına fıstık gibi bir kız çıkıyor ve BAM, ilk görüşte aşk! Bence aşk öyle olmalı. Beş dakika sonra sevdiğinin sevgilisinin beynini yemiş ve onun anılarıyla karşılaştığı için kızı tanımaya başlamış olsa bile o ilk karşılaşma sahnesi sağolsun ona karşı duyduğu aşkın yapay bir şey olmadığını, en son yürekler ölür ayağına ona aşık olmadığı görmüş oluyoruz.

Filmin gerisini yazmak spoilera girer ama söylemeden geçemicem, zombi kanka Marcus ve kızın kankası da en sevdiğim karakterler. Julie'ye o kadar ısınamadım ama yine iyi kızdır diyip geçiyorum, hadi yine iyi.

Bu film bize insan yiyen zombilerin de özünde insan olduğunu (insan yediği şeye benzermiş, malum) ve sevgilimiz bir zombi tarafından yenilirse üzülmememiz gerektiğini öğretiyor.

Ben izledim beğendim, siz de izleyin. Beğenirseniz söylersiniz, beğenmezseniz sorun yok ama beni üzmeyin.

Kalbinizden zombi sevgisi eksik olmasın kediciklerim~

(Spoiler vermeden gif koymak da zor)


Can sıkıntısı da bir yerde güzel

Bundan bir saat önce kafamın içinde yazacak bir şeyler düşünürken her türlü ana konudan fazlasıyla saptığımı fark ettim. Aslında hep öyle oluyor. Bir şeyler yazarken ya da düşünürken başka yerlerden başka fikirler geliyor aklıma, sonra onları araya sıkıştırsam onlardan doğan başka şeyler. Hatta bazen bazılarını yazamıyorum konu çok kayar diye, içimde kayıyor. Mesela ibeano yazısı yazayım derken aklımda konu mercimekli çorbaya ve ondan da başka şeylere kayabiliyor.

Gel gelelim mercimekli çorbaya. Hasta insanlar çorba içerler, ben de anneme çorba yapmasını söylemiştim ama annem en güzel mercimekli çorba yapıyor, o yüzden mercimekli çorba istedim. Ne yazık ki annemin çorbasının tadı olmasını istediğim kadar güzel değildi. O da anladı tabii çok beğenmediğimi "Senin istediğin mercimek çorbası bu değil miydi?" diye sordu. Ben de verebileceğim en güzel cevabı vererek "Ya sen hani geçen ramazan misafir gelince yapmıştın ya o seferinde çok güzel olmuştu öyle istiyorum." dedim. Tabii size "bir şarkı dinledim çok güzeldi, adını hatırlamıyorum, melodisini de hatırlamıyorum ama çok güzeldi" gibi gelebilirim ama annemde yaptığı çağrışım "Bugs Bunny izlerken bir kurabiye yemiştik ya o kurabiye" oldu. Yok yok, bunlar benim sözlerim değil ama sizi çok uzağa da götürmeyeceğim, abim zamanında bu lafları kullanmış. Ama tabii o Bugs Bunny izlerkenki kurabiyenin hangi kurabiye olduğunu da öğrenemedik.

Gel gelelim neden yazı yazmak istediğime. Evde tüm gün yalnız yalnız oturuyorum, eve biri geldi mi de gidiyor yatıyor, ben yine yalnız yalnız oturuyorum. Konuşabileceğim herkesin canı en az benim kadar sıkılıyor, eğlenceli şeyler bulamıyorum.

Gel gelelim iyi haberlere! Sadece 3 tane iğnem kaldı ve çok büyük oranda iyileştim, sadece boğazım birazcık kötü ama bir iki güne o da geçer diye umuyorum. Yaptığınız yorumlar için çok çok teşekkür ederim, hasta bir insana en iyi ilaç aldığı geçmiş olsunlar bence ^.^
Dondurma yemeyi ve bolca ice-tea içmeyi özledim. Tamamen iyileşince yapacağım şeyler listesi çok da uzun değil. Ama önemli değil. Ah bir de ders çalışsam.. 


Tak tak. Kim o? İğne!

Oturma organımın dahi işlevini yitirdiği şu saatlerde hepinize yeniden merhaba!

Her şeyi ayrıntılı ayrıntılı anlatmayı bir kenara bırakırsak, feci şekilde hasta oluşumun beşinci gününde hiçbir ilaç yine etki etmemiş, yutkunamaz ve hatta konuşmaya bile üşenir halde uyandım. Evden sağlık ocağına gitmek için bile çıkmak istemiyordum ama babam beni KBB'ye götürdü. Doktor 5 gün sabah akşam vurulacak şekilde 10 tane iğne verdi, ağrı kesicilerini boğaz spreyini kullanmaya devam et dedi. İyileşirmişim. Çok güzel bir arkadaşım "onlardan sonra da iyileşmezsen sen git sok iğnelere" dedi ki çok güzel konuştu bence. Ben bir iğne olmaktan bile feci korkuyordum adam dayadı 10 taneyi. Çok geriliyorum ya, bi de sabah ilk iğneyi hastanenin acilinde vurdular canım acıyacak diye ödüm koptu. Zaten iğne olurken en büyük eksikliğim elini tutacak biri. Evde Yumoş var işte kafamı yastığa gömüp sıkı sıkı ona sarılabiliyorum, ama ya hastane? Elinde korkutucu iğnesiyle hemşire abla, hastanenin ne olduğu belirsiz yastığı ve ben. Neyse ki sandığımdan daha az acıttı. Zaten her türlü kıl alma yöntemi kadınları hafif mazoşist bir hale getirdiği için benim de acı eşiğim baya yükselmiş yıllar içinde. Yine de akşamki iğneden sonra sağıma dönsem ağrı soluma dönsem ağrı, ağrı içinde oturur oldum.

Bu arada iğneyi yaptıktan sonra filinta gibi filan da olmadım hemencecik. Eve geldim bilgisayara bakamıyorum, uyuyamıyorum, yatağın içinde uykuyla uyanıklık arasında bir oraya bir buraya döndüm durdum. Ekmeğe sürdüğüm nutella ve babamın zorla yedirdiği salatalıklarla duruyordum. (Baya mızmızlandım "yutkunamıyorum bile nasıl salatalık yiyeyim" diye ama babamın da hakkını vermek lazım, mis gibi kokuyorlardı.) En son baktım geberecek gibiyim aradım dereceyi buldum töbe bismillah o da ne! Benim ateş sen düşeceğine azim ve kararlılıkla yoluna devam edip 39 derece ol. E çüş deyip bir minoset attım, bambaşka bir mucizeyle daha yarım saat bile geçmeden ateşim düştü, hatta yemek bile yedikten sonra adeta bir neşe meleğisi oldum.

İnanır mısınız saat üçten sonra ne yaptığımı bile hatırlamıyorum. Boş boş bilgisayara bakıp şarkı dinledim, insanlarla konuştum, G. bana soft kitty söyledi, Zey ve Ata söylemedi. O yüzden G.'ye sesim kötü olmadığı bir zamanda soft kitty söylemeye karar verdim, umarım bu jestimle onu intihara teşvik etmem.

Ateşim hiç beklenmedik bir şekilde tekrar yükselince bir ilaç daha içtim, hala isyanlardayım, çünkü çok çıkmayacak gibi hissediyordum. Hayatımda hiç bu kadar hasta olmadım, vasiyet nasıl hazırlanır bilmiyorum. (Aslında 3. sınıfta bir tane vasiyetimsi şey yazmıştım ama o sayılmaz galiba.) Ah, yakınmak konusunda bile berbat olduğumu fark ettim.

Hasta olduğum için istediğim kadar şarkı koyma hakkım var, ben de canımın çektiği tüm şarkıları koymaya karar verdim.

İyi dinlemeler~


Cem Adrian - Ben Seni Çok Sevdim
Belki zordur anlaması sessizliğimden



Yüzyüzeyken Konuşuruz - Sanırım Sarhoşsun
Bu akşam ayrı bir hoşsun, sanırım sarhoşsun


Bugün hangi kişiliğini giydin üstüne hayatım?

Günlerdir hastayım ve bu beni delirtiyor

Soft kitty warm kitty little ball of fur~
Ölüyorum! Tam anlamıyla ölüyorum! İki seruma rağmen ateşim düştükçe çıkmaya devam ediyor. Boğazım hayatım boyunca hiç bu kadar kötü görünmemişti. Hani kıyaslayacak bir şey bile bulamıyorum. Eğer kulak-burun-boğaz doktoru olsam benim boğazımı gördükten sonra istifa ederdim. Bana getirdiği tek şey acı ve ıstırap. Yutkunmakta zorluk çekiyorum, yemek yiyemiyorum, bir şeyler içmek bile iyi değil çünkü sıcak şeyler terletiyor soğuk şeylerse daha çok hasta olmama sebep olur. Oruç tutamıyorum. Annem yarın tekrar serum takacağını söyledi. Neden iyileşmiyorum diye yakınmaktan başka becerebildiğim bir şey yok.

Ben burada hastayım, abim Amerika'da ve onun da nefesi tıkanıyor. Annem akşam serum taktığında iki kere serumun akmamasıyla ilgili sorun yaşadık sonra aklımıza abimin serumsal sorunları geldi. Galiba ailedeki hassas çocuk benden çok o olmuş çünkü annem evde serum taktığında serum ona alerji yapmıştı. Konuyla alakasız ama ilkokulda birkaç kere kaşını da yarmıştı, onun da izi duruyor. Herhalde en zoru annem için olmalı çünkü iki çocuğu da hasta, üstelik biri başka bir kıtada.

Tüm gün hasta yatarken Friends'i bitirdim ve finalle ilgili uzun bir yazı yazmak istiyordum ama şuan kendimde bunu yapacak gücü ve enerjiyi bulamıyorum. Umarım en yakın zamanda iyileşirim ve üşengeç olsa da biraz daha işlevsel halime dönebilirim.

Ateşim tamamen düşerse ve iyileşirsem sizi haberdar ederim.

Ciao (ah bunu demeye bayılıyorum) kitty-cats!


Hastayken dinlenebilecek en iyi şarkılardan.
Ah bana öyle bakmayın, doğum günümde de Paramparça dinliyorum.

Hastayım ama canım pasta istemiyor

Selam, yine ben. (Eh başkasını bekleyecek haliniz yoktu ya.)
Mobilden yazıyorum o yüzden yorumlara cevap veremiyorum ama buradan Titania'ya bol bol geçmiş olsunlar diliyorum. Umarım ikimiz de iyileşiriz ^.^
En son hastaydım ya, ama çok az ateşim vardı. Hah şimdi o çok az ateşi olma olayını geçtim gayet ateşim var. En son bu eve yeni taşındığımızda bu kadar ateşim vardı ya, her neyse. Öğlen ateşim çıkmıştı, tabii annem babam evde yoktu, G. bana telefondan annelik yaptı, arkadaşlarım olmasa ne yaparım bilmiyorum ya. En son kolumu bile kıpırdatamayacak hale geldiğimde uyumaya karar verdim ama uyumak bile gayet zordu. Annem gelince uyandım, o ateşimi düşürdü filan derken gayet rahatladım. Hatta gece yarısına kadar gayet rahattım ama sonra tekrar kendimi kötü hissedince ateşimi ölçtüm artmıştı, ilaç içtim sonra annem geldi tekrar ateşimi ölçtü yine artmış. Bunun düşmesi gerekmiyor muydu ya? Bir saate anca etki edermiş.
Aslında ateşimizin çıkması yazın o kadar kötü bir durum değil diye kendimi avutuyorum. Halsizliği ve her yerimin ağrımasını geçersek hava bu kadar sıcakken ve herkes yanıyorken benim üşüyor olmam oldukça harika bir durum.
Ah bir de hastayken içimden gelen aşırı şımarma isteği olmasa her şey harika olacak ama.. Herkes benimle ilgilensin, "oy neyin var kuzum, çay koyayım mı, bir şeyler yemek ister misin" desin istiyorum. Ama şımarmaya utanıyorum ya. Bi de annem işten gelince çok yorgun oluyor onu da yormak istemiyorum. Napayım işte ben de buradan oradan kendi çapımda şımarıyorum. Olsun aldığım geçmiş olsunlar bile baya iyi hissettiriyor kendimi.
Yarın annem serum takacak iyileşmeyi umuyorum. İğneden çok korkup serumu sevmem garip bir huy değil mi? Eh, hepimiz ne kadar normaliz ki.
Şimdi şarkı seçmekle ve dinlemekle uğraşamam ama siz Nirvana'dan The Man Who Sold The World dinleyin, olur dimi?
Görüşürüz.
Kapı pencere açık yatıp hasta olmayın emi?
(Ah bi de yazıyı göndermeyi beceremeyip bir de taslakları uygulamada bulamamak var.. neyse ki şimdi yollayabiliyorum yoksa ağlardım.)

Posted via Blogaway

En Samimi Blog Ödülü

Her yere gülücük koymamak için zor tutuyorum ya kendimi. En sevdiğim bloggerlardan biri bana en samimi blog ödülü verecek ben de sevinçten çıldırmayacağım, olur mu öyle şey :D Kocaman teşekkürler USKA'ya :)

Belki yaşıt olduğumuzdan yakın hissettiğim, belki de içindeki samimiyeti dışarı çok güzel yansıttığından okurken hiç sıkılmadığım, hep yazsın istediğim bloggerlardan oldu Uska benim için. Yazılarıma yaptığı yorumlar bile havalara uçuruyor beni. Ee bir yandan da örnek alınacak bir şahıs gibi. Bir kitap yazması, yazdığı kitabı Pucca'ya hediye etmesi, yazısının gazetede yayınlanması... Ona baktıkça örnek alasım geliyor ya, aferin be Uska, yürü be koçum, örnek ol be bize nidaları yükseliyor içimden :) Çok güzel ve uzun yazdığı için az yazmasından şikayet etmeyeceğim. Sadece onu okumayı çok sevdiğimi ve bana bu ödülü verdiği için çook mutlu olduğumu bilsin!

Dün kim bana niçin oscar versin diye konuşurken bugün kendi çapımda oscar kadar değerli bir ödül aldım. Bu ödülü kazanmama vesile olan blogger arkadaşlarıma, anneme, babama, tüm sülaleme, güzel şapşirik arkadaşlarıma ve Obama'ya çok teşekkür ediyorum. Tüm insanlık adına dünya barışı ve Maraş dondurması diliyorum.

Samimi bulduğum bloggerlar samimi bulduğum öteki bloggerlara ödülü vermişlar ya :)

Deep tarafından bu ödülü almasına rağmen bir de ben vereyim dedim, en samimi blog ödülümü Dördüncü Tekil Şahıs'a veriyorum. O kadar tatlı, içten ve samimi ki :) Benim için çok değerli.


Hepinizi çok seviyorum, yazılarımı okuyup yorumlarınızla yanımda olduğunuz için teşekkür ederim ♥

Hasta olursun derlerse inanın

Gecenin (yok sabahın) bu saatinde ne işim var benim burada, değil mi? Uyuduğumda daha on iki olmamıştı, ben de sonra uyanırım diye düşündüm. Ama ah o kadar berbat durumdaydım ki. Migren tuttu iftardan önce zaten manyak gibi baya bi ağrıdı başım. Sonra annem bana ilaç almış onu içeyim dedim. Bir de antibiyotik var zaten. Ama tabii hap içip güzel güzel birkaç saat kestireceğime anneme film izleme teklifinde bulundum. Film harikaydı orası ayrı konu, ama benim midem bulandı, kafam kazan kepçe gibi. Uyuyayım dedim ama işte uyanırım diye düşünüyordum. Ama uyanınca yaptığım tek şey etrafımdaki insanları azarlamak filan oldu. Niye azarlıyorum ya ben sürekli etrafımdaki insanları? Boğazım korkunç durumda, başım hala hafif ağrıyor. Ah. Ben uyurken gelen bir sürü mesaj, bir de üstüne öküz hissettim. Ya ilaç içtikten sonra iyileşmemiz gerekmiyor muydu? Bende niye tersine sarıyor durumlar.

Babam her gün takvimimden bir yaprak koparıyor. Hatta gün bitmeden koparıyor. Daha da kötüsü salondaki takvimlerle her gün uğraşmak istemediği için ay ay filan koparıyor galiba. Takvim lazım oluyor bir şeye filan bakcam alıyorum elime aylardan mayıs takvim çok temmuz hissediyor kendini. E tabii hayal kırıklığı.

Yutkunamıyorum lan yutkunamıyorum.

Of ya dünyada iki kötü şey varsa biri uyuyakalmak diğeri de uyanırım ya diyip uyanamamak. Bende ikisinden de gırla var. Düşünsene insanlar senle konuşmak istiyor sana ihtiyaçları var sen uyuyorsun. Aslında öyle değil ya. Bugün iyileşmezsem annem iğne yapayım dedi. İğne filan istemiyorum ben. Hiç sevmiyorum iğneyi ben.
Hep bu camları açık bırakıp uyuyorum ya o yüzden. Şimdi gece boynuma bir şey bağlayıp uyusam da kendimi boğarım.

Bana geçmiş olsunlar dileyin kedicikler.
Ben de sizi seviyorum.