Geçen gece

Sevdiğin ama seni umursamadığını düşündüğün insanları rüyada görüp kombo yapmak.


Okulun ilk günleri

Bilgisayarıma kavuştum! Üstelik çok tatlı ve klavyesi de harika. Yani klavyeyle uzun uzun bir şey yazmayalı o kadar çok zaman olmuş ki parmaklarım klavye üzerinde huzura kavuşmuş, evini bulmuş gibi hissediyorum.

Uzun zamandır içimi boşaltacak bir şeyler yazamıyordum. Yani beni tanıyanlar -kullandığım metaforları anlayanlar- içimdekileri yazdıktan sonra bir süreliğine de olsa o duyguların tamamen dışarı çıktığını ve kafamdaki dert tasanın geçici de olduğunu biliyordur. Şimdi size uzun uzun da anlatabilirim her şeyi ama artık bilgisayarıma kavuştuğum için çok uzun anlatmak niyetinde değilim, kısa kısa sık sık bir diyet olsun.

Okuldan bahsetmek istiyorum. Çok fazla gizlilik benim için saçmalamak gibi oluyor,  o yüzden anonim takılmayacağım. Boğaziçi Üniversitesi'ni kazandım. Okul eylül ayının 28'inde açılıyor görünüyordu fakat ilk gün sadece 20 dakika -belki ondan da kısa- bir şeyler anlattılar ve sonraki 3 gün oryantasyonumsu bir şey oldu. Bugün derslerin başlaması gerekiyordu ama sınıfları hazırlayamadıkları için o da olmadı ne yazık ki. Yani okul daha başlamadı ama ben yine de sizinle geçirdiğim zamanı paylaşayım.

Oda arkadaşım pazar gününe kadar yoktu. O gün öğlen geldi, İstanbul'da ama karşı yakada oturdukları için yurt tutmuşlar. Ben de okulun yurduna Kilyos'ta okumak istemediğim için yazılmamıştım. Oda arkadaşım uzun boylu tatlı bir kız. İmanlı, namazında niyazında, öğretmenlik okuyor. Bazı farklılıklarımız tabii ki var ama uyumlu insanlar olduğumuz için dert etmiyoruz gibi. Ben 20'lik papia almıştım ve ona tuvalet kağıdı almasına gerek yok demiştim ama gidip bim'den almış bi de ters takmış :( Yine de bunu bile görmezden geldim. Bi de kağıt havlu varken kurulanacak şeyleri normal peçeteyle silmesi israfmış gibi geliyor. Gerçi o da beni sürekli bir şeyleri temizliyorum diye obsesif sanıyor olabilir ama bu zorunlu. Eğer yurda geldiğim ilk gün buzdolabını doldurmadan içini silmeseydim şuan buzluğumuzdaki çürümüş patateslerden habersiz bir şekilde yaşıyor olabilirdik. Bugün hazır odada kimse yokken çaydanlığın içindeki kireci porçözle temizledim (çayı damacana suyundan demlicem çünkü, kirecin verdiği garip tat hiç hoşuma gitmiyor umarım bi daha içinde ne olduğu belirsiz İstanbul suyu kaynatmazlar) ocağın üstündeki pasları da gidermeye çalıştım ama artık bilmem kaçıncı else pek işe yaradığını söyleyemem. Duş başlığı kırık ve yorgan için hala kılıf vermedi yurt. Beni biraz daha umursamazlarsa babama söylicem  arasın, galiba işler öyle dönüyor.

Ah bi de yan odada da hazırlık okuyan bir kız var, o da çok tatlı şeker bir şey. Whatsapp grubu kurduk hep beraber (piece)

Kilyos'a gittik okulun 2. günü ve gerçekten söylemem gereken bir şey varsa o da iyi ki orada okumadığıma çok sevindiğim. Otobüsler tıklım tıklım (dönüşte tekli koltuğun yanındaki ne olduğu belirsiz yükseltide oturdum, en azından ayakta kalmadım be :P), hava feci derecede soğuk çok rüzgar esiyor (ciddi anlamda yürümekte zorlandım ve uçacağımı zannettim) ve etrafta hiç yaşam yok. Halbuki kuzey-güney kampüsler öyle mi her yer kedi köpek ve dükkan dolu ♥

3-4. günler oryantasyona tek başıma katıldım bölümlerimiz farklıydı zaten. Ve okulun bize verdiği bilgilendirme o kadar azdı ki. Bölümlerle tanışma kısmına bilgi olarak bölümlerinize gidin yazmış bölümümüze gittik v bölümdeki kimse nereye gideceğimizi bilmiyordu ve etrafta yetkili bir abi bile yoktu. Yani baya bi dolandıktan sonra (orada kendi bölümümden 2 kızla tanıştım) en üst katta minik bir odada hocayı bulduk. Bence bölümün yarısı nereye gideceğini bulamadığından geri dönmüştür, çünkü biz odaya ilk girdiğimizde heralde bura değil diye çıkmıştık. Bölüm tanıtımı gibi bir şey oldu ardından yanımdaki kızlarla kulüp tanıtımları için spor salonuna gittim ama çok kalabalık olunca onları kaybettim. Bi iki kulübün tanıtım saatleri gibi bir şeye gittim, gerçek macera oyunları kulübü çok ilgimi çekiyordu ama tanıtıma girmeyi beklerken hepsi kocaman gülüp kaynaşan erkekler olunca kendimi küçük bir tavşan gibi filan hissettim, heralde orada pek takılamam. Edebiyat kulübünün tanıtımındaysa konuşabildim, blog yazdığımı filan söyledim ama adresi vermedim (utandım tabii ehe) galiba orada daha sık takılırım.

Çarşamba akşamı Midnight in Paris flim gösterimine gittim ama üniversitenin içindeki yol o kadar ıssızdı ki yol boyunca "acaba iptal mi oldu" ve "köpekler beni yer mi" gibi şeyler düşündüm. Zaten filme gelen bir avuç insan vardı diyebilirim. Ama film çok güzeldi ve dönüş yolunda yolu bildiğim için daha rahattım.

Perşembe akşamı da Whiplash film gösterimi vardı, bu sefer sinebu'da. Film güzeldi, sinema kulübü samimiydi, ama galiba o da pek benim ortamım değil. Yine de gösterdikleri filmleri izlemeye gidecek gibiyim, iyi bir filmden niye mahrum kalalım.

Oda arkadaşım çarşamba evine gitti pazartesiye kadar ders yok zaten. Bu öğlen de abim bilgisayarımı alıp getirdiği için keyfim yerinde. Size bir şeyler yazabilirim, rahatlayabilirim, beni özlememeniz için (!) çaba gösterebilirim.

Birazdan da sizin yazılarınızı okuyacağım kediciklerim!


The Editors - Sugar
Sürekli fikirlerim değişiyor.

İzole bir yaşam istiyorum.

Lak lak lak

Bugün biraz çenem düştü diyebiliriz. Ya da birkaç gündür mü düşük benim çenem? Galiba kendimi konuşarak rahatlatabiliyorum. Ya da yazarak. Ne bileyim işte.

Annem ve babamla konuşmak pek sarmıyor derdim ama galiba o konuşma da tek taraflı bir şey oluyor. Bazen liseli bir ergen gibi (bkz. üniversiteye kaydolur kaydolmaz üniversiteli havalarına girmek) abarttığımı düşünüyorum ama benimle ilgilenmiyorlarmış gibi geliyor. Hani önemli bir derdim olsa bir şeye muhtaç olsam ilgilenirler ama normal şeylerle uğraşmıyorlar ya da benimle muhabbet etmek pek açmıyor. Mesela ailecek bir yere gittiğimizde (ki bu da çok sık olan bir şey değil) benimle değil de telefonlarıyla ilgilenmek daha çok hoşlarına gidiyormuş gibi geliyor. Bu normal bir şey, onlar da yaşıtlarıyla muhabbet etmeyi konuşmayı seviyor olabilir ama bu durumun tam tersi olması daha normal olmaz mıydı? Yani ne bileyim bana garip geliyor.

Yazıyorum işte. Yazmayı özlemişim. Hayatımda aktaracak önemli şeyler yok ve hep aynı olaylar tekrarlana tekrarlana gidiyor. Bir ayrıntı: spor salonuna yazıldım. Pilates ve hidorolik fitness diye bir şey var. Pilatesi seviyorum ama hidrolik fitnessı sevdiğimi pek söyleyemeyeceğim. Zaten okula gitmeden önceki hafta bitiyor üyeliğim ve büyük ihtimalle okulda o tür şeylere zaman ayıramayacağım (üşeneceğim).

Bu yıl hazırlık okuyacağım, hobi filan edinmek ve yarım bıraktığım onlarca dizi ve animeyi bitirmek için iyi bir yol olabilir. Hatta ölmeden önce imdb top 250'yi izlesem çok hoş olur. Bu arada eyemdibi diye mi okuyorsunuz imedebe diye mi? Ben eyemdibi diye okuyorum ama ikea'yı yazıldığı gibi okuyorum hiç aykia olaylarına girmiyorum.

Bu arada bir çılgın haber daha: Ehliyetimi aldım! Bu çok mutlu edici harika süper bir şey. Arkadaşlarımı arabayla bir yere götürebilmek harika ama annem olduğunda araba kullanırken geriliyorum bi de herkes ayrı yol tarif ettiğinde geriliyorum. Tek başıma çıkmaz sokağa girmek vs. insanların hangi birinin dediğini yapacağım diye düşünmekten daha kolay. Ama trafik iğrenç bir şey orası ayrı. Ben de yeni sürücü olarak baya bir trafik canavarıyım.

Bi de tekrar yazabilmeye, hatta mümkünse hikaye filan yazabilmeye dönmeyi diliyorum, ruhumdaki açıklıklar kapansın.

Şimdilik görüşürüz kedicikler, bu yazı da bu kadar~


Uzun bir aradan sonra merhaba

Selam,

Uzun zamandır yazmadığım için bana kızmış olabilirsiniz. Ya da belki varlığımı bile unutmuşsunuzdur ve bu yazıyı görünce "bu kimdi ya" dersiniz. Önemli değil, önemli olan ben birkaç aydan sonra buradayım ve işte size yazıyorum.

Öncelikle hepimizin merak ettiği üniversite konusuna gelelim. Türkiye'nin en güzel üniversitesine gidiyorum! Tamam belki en baştan hedeflediğim bölüm değil ve kesinlikle bu bölümü bitirince ne olacağımı bilmiyorum ama bir şeyler olacağıma eminim. Bu özgüveni bana üniversitenin harika olması veriyor, ben o kadar harika olmadığım için endişeleniyorum ama olsun.

Aslında üniversiteden baya korkmuyor da değilim. Yeni bir şehir, yeni arkadaşlar. Her şey istediğim şekilde gidecek mi hiçbir fikrim yok.

Hayatımda bazı kritik değişiklikler yapmak istiyorum. Geçmişte aldığımız kararlar hayatımız boyunca bizi etkilemek zorunda değil ve bence istediğimiz zaman hayatımıza format atabilmemiz gerek. Keşke çevremizdekiler de böyle düşünse ya. Bu konu hakkında aslında ben kararımı verdim ama aileme açamıyorum çünkü babamın ne tepki vereceğini bilmiyorum ve gerçekten çok geriliyorum. Ama bu şekilde devam edersem kendime kızacakmışım gibi hissediyorum.

Hala hayatı kavrayamıyorum. Sanki hayat felsefemizde hep eksik bir şeyler varmış gibi geliyor. Ve bazen delirecek gibi oluyorum, kendimi başka şeylerle avutmaya çalışıyorum.

Kötü bir huyum var, beni rahatsız eden bir şey olduğu zaman içime atıyorum ve gözlerim doluyor. Ağlamanız ya da ağlayacak gibi olmanız insanların sizin hakkınızda olandan farklı düşünmesine sebep olabilir. Belki de ailemle konuşamama sebebim aslında budur.

Her neyse, ben bunu önümdeki 2 hafta içinde yapmazsam asla yapamayacağımı biliyorum, lütfen bana destek verin.

Sizi seviyorum, ve beni okumanız gerçekten harika bir duygu.

Görüşürüz.


'Cause i believe you fly

Aynı şarkıyı defalarca dinlemek işkence midir?
Bilmem.
Rahatsız olduğum şeyler var dünyada.
Ve yanıbaşımda.
Başımı ağrıtan şeyler var.


Delirir insan, diğer insanlar da bunu alkışlar

Anne sen çay demlemedin mi ya? Nerede kaldı benim çayım.

Neyse babam getirdi çayı ama öteki yazıyı yazana kadar çayım bitti. YANİ HALA ÇAYIM YOK ÇAY İSTİYORUM BEN.

Ben kimsenin tutup da bana "sen nasıl bir insansın omg" muhabbeti yapacağını düşünmüyorum. Yapan olursa da ikilesin napam ben. Daha az hayalperest bir insan olmadım ben, sadece gerçekleri görebiliyorum. Toplumun nabzını yoklayabiliyorum. Ve benim sevdiğim insanlar çok tatlişko ötekilerden bana ne.

Kime oy verdiğini söylememek garip bir şey değil. Herkesin yapması gereken bir şey bence. Yoksa twittera giremiyoruz. Laf etmem ben öyle bir insan değilim. YAŞASIN TELEFONUN ŞARJI DOLDU. Ama önce bir şeyler yazayım.

Ne diyordum ben.. Ay biraz korkuyorum. Dürüst olayım iyi bir üniversite kazanmama %50 ihtimaliyle baktığım ve kariyer hedefim olmadığı için sınavı minimum seviyemde önemsiyorum. Daha az önemserdim de aslında toplum baskısı var anacım, ben ne yapayım. Ben arkadaşlarımı seneye görememekten korkuyorum. Alpi nereyi yazarım bilmiyorum diyor, Elif İstanbul gelir mi bilmiyor, Gökçen iyice İstanbul'dan vazgeçmiş duruyor. E ben de İstanbul manyağı olduğumu söyleyemem ama herhalde İstanbulda iyi bir yer gelse başka bir yeri istemem. Ama arkdaşlarım başka şehirlerde olursa ve onları göremezsem gerçekten ne yaparım bilmiyorum. Gerçekten bu insanlar olmasa bu kadar mutlu olabilir miyim bilmiyorum. Küçükken sürekli taşınıp da sürekli arkadaş kaybettiğim için zaten bir avuç olan arkadaşlarımı sıkıca tutup bırakmamak istiyorum. Bu çok korkunç bir şey.

Ve ben kesinlikle küçük bir sahil kasabasında bahçeli bir evde oturmak istiyorum. Annem için hanımeli, benim için portakal ve kiraz ağaçları olsun istiyorum. Portakal ve kiraz aynı iklimde yetişir mi bilmiyorum. (Ay ben böyle mi gircem coğrafyaya be.)

Gidelim de biraz çay içelim. Ve şu sıkıntılı hisler bitsin pls.

Mim - 18

Şuanda iki yazıyı aynı anda yazmanın heyecanını (?) yaşıyorum. Eh aslında şuan her yer o kadar karışık ki etraftaki karışıklıktan etkilenen beynim kaldıramıyor bazı şeyleri. Yaşasın karnıyarık, ama karnıyarık büyük pilav azdı, hepsini yemedim yarısını yedim.

Deeptone beni mimlemiş. Ama gerçekten bir şaşırmadım değil zira bu yıl burayı baya boşladığım çok bariz bir gerçek. (Ne zaman boşlamadım dimi? Durun trip atmayın, canım acır.)

Anladığım kadarıyla bu mimde çocukluğumuzun nasıl geçtiğini anlatacağız. O zaman çok güzelce anlatmaya başlayayım.

Ben doğduğumda bir abim varmış, gözleri maviymiş, hem de çok güzel bir mavi, hem de sarı saçlı, fıstık gibi bir bebek yani. Bir de öyle usluymuş ki böyle ısıra ısıra sevesin öyle şeker bir bebek. Ben de mavi gözlü sarı saçlı bir bebekmişim, zaten ben doğduktan sonra abimin gözleri yeşile dönmüş, hala beni gözlerinin rengini çalmakla itham eder. E şimdi abimle benziyor gibiyiz (aslında görünüş olarak çok benziyoruz ama onun burnu ve kulakları daha güzel ama tabii ki de benim gözlerim onunkinden güzel) fakat ben çok iğrenç bir bebekmişim. Yemek yemez, yediğimi de kusarmışım. Bir de akşam 8'e kadar beni uyuttular uyuttular yoksa gece 12'ye kadar zırıl zırıl ağlarmışım. (Korkmayın, şuan bekletilmeye karşı daha tahammüllü bir bireyim.) Rivayetlere göre ben doğduktan sonra adeta yer yüzüne inmiş bir melek olan abicim de yoldan çıkmış. Milleti yoldan çıkaran çılgın bir bebekmişim yani.

Ne kadan gavayi (kawaii) bir kız omg
Annem çalışıyor. Bizim yanımızda nenem (ananem) kalırdı. Bir de bakıcımız vardı. Benim ilk bakıcımın adı Havva'ymış. Tipini hiç hatırlamıyorum, resmi de yok. Ama ilk Havva demişim. Sen git ilk onun adını söyle sonra hatırlama, nasıl bir ayran gönüllü yavşaksam artık, neyse. Sonra biz buradan taşındık. (Bura diyorum çünkü bir 10 yıl sonra filan tekrar buraya taşındık.) İslahiye'ye taşınmışız işte. Kuzenim de orada bir yüksekokul mu varmış üniversite mi artık neyse 1-2 yıl bizim yanımızda kalmıştı. O yüzden ben Hilal ablayı çok severim, ne bileyim bebeklik hali, yanında olanı seviyorsun. Bize düdük makarna derdi. Düdük makarna demeyi de severim. Orada komşularımız filan vardı, babamın arkadaşları vardı, çiğköfte yerdik, ve ben harika bir çocuktum. Hala gıcıktım ama kim sevmez egosu tavan sarışın çocukları? Ben sevmem. Ama kendimi severim. Orada anasınıfına filan gittim işte. Ahsen vardı, onu çok seviyordum. (Yıllar sonra babam zorla telefonda konuşturttu, kız beni hatırlamıyor, ne hatırlasın ki, ben kimim zaten) Bi de fotoğraflar
daki bir kız var ama ben de o kızı hatırlamıyorum, inşallah o kız da beni hatırlamıyordur çünkü sonra çok ayıp oluyor.

Ne kadan tatlişko bir abi-kardeş ilişkisi
Neyse işte Gerede'ye taşındık. Ben orada da 1 yıl anasınıfına gittim. Ardından 1. sınıfa başladım. Çok tatlişko arkadaşlarım vardı. Mesela bir Ayşe vardı, onlar başka yere taşınacaklardı, çok iyi arkadaştık, bir gece bizde kalsın dedik, sonra kız gece annesini babasını özledi gitti, ne kadar ilginç. Ama Ömer abi bizde kaldığı zaman annesini babasını özlemiyordu, abimle ben orada kaldığımızda da özlemiyorduk. Zaten minnacık ilçe be ne özleyeceksin. Neyse ezmeyeyim kızı, Allah korusun benim çocuğum da ana kuzusu filan olur. Neyse benim arkadaşlarım abimin arkadaşları abimin sınıfında olup benim arkadaşım olanlar vs vs hepsini anlatmayayım ben.

Derken derken Bolu'ya taşındık. 9 yaşındayım. Yeter be oha taşınıp duruyoruz oldum çocuk kafamla. Orada da arkadaş buldum ettim Harry Potter fanı bile yaptım arkadaşımı falan filan. Ağlaya ağlaya geldiğim şehre bir aşık oldum bir aşık oldum. Çünkü şehir lan. Şehir mi görmüşüm ben. Sinemaya gitmek için yarım saat yol gelmiyorsun, bir otobüse atlıyorsun sadece, muazzam bir şey. Hem de kütüphane kartım bile var, cennete mi düşmüşüm ben. Fakat orada da sadece 1 yıl kaldık. Canım sağolsun be.

Sonra Siirt'e taşındık. 2 yıl da orada.

Dur lan ben resmen hayat hikayemi yazdım buraya asdhjf

Neyse gerisi çocukluk değil zaten.

Ben çok tatlı bir çocukmuşum. Atılgan, keyifli, zeki, güzel... Sonra biraz pasifleştim içime kapandım filan ama bence hala tatlişkoyum ve ortaokula göre daha aktif bir insanım çünkü sorun bende değil bu kötü kalpli okulda.

Biraz da çocukluk resmimi koydum seversiniz beni ♥

Şimdi elveda kedicikler.

Çenem düşmüş, ben bir yazı daha yazarım.

Öptümcüm.

Bir hadise var

Gitsem, özler misiniz beni?

Bir an uzun uzun yazasım geldi, şu ilk cümleden sonra. Mabel Matiz - Tuzla Buz çalıyor.

Sen mi ben mi yoksa bu biten neyin uykusu?

Karpuzun tadı kötüydü, açıkta kalmış galiba. Yeni karpuz keselim.

Arkadaşlarımız hep sağlıklı olsun, korkmayalım.

Geçmişi hep arkamızda bırakalım.

Ben sizi özledim.

Şarkıdaki gibi değil de senede bikaç gün buluşuruz

Ben hala okuyorum buradakileri. Yani elimden geldiğince.

Uzun uzun dertlerimi anlatmak istiyorum aslında.

Ama yine ismim değişmiş gibi hissediyorum.

Elodin sürekli ismini değiştiren birinden korkuyorsu, değil mi? Ve ben (onunki fiziksel isim olsa da) sürekli ismini değiştiren Denna'ya gıcık oluyorum. (Tamam, bazen seviyorum, ama çok az)

Seneye bu blogda yazar mıyım bilmiyorum.. yoluma devam edip her şeyi sıfırlayabilirim. Üniversiteye geçince gerçekten unutmak istediğim şeyler var. Keşke insanlara da unutturabilsem hayatın rahatsız edici yönlerini.

Bu ülkeden gitmek istememe rağmen aynı zamanda bir şeylerle uğraşmak istemediğimi düşünüyorum, yani internette fenomen olup zengin olmazsam (bence gayet komik) ege akdeniz karadeniz bir yerlere yerleşip bahçemde domates salatalık yetiştirebilirim.

Sizi seviyorum.
Miyav.


Kaçmak istiyorum

Feridun Düzağaç şarkıları.

Ve ben kaçmak istiyorum.

İnsanları sevdikçe benden nefret etmeleri için bahaneler türetiyorum.


Bir hafta ve daha fazla

Galiba yokluk var olmadığını anladığın sanrılarda yoruyor.

Özlersin,
çok normal.


Nenem artık burada yok. Ve ben hala sanki buradaymış gibi hissediyorum. Onunla ilgili şeyler onsuz da devam ediyor, alışılmadık. Bir şeye kırgın ya da kızgın değilim. Özlemekse en normali yaşayabildiğim.


Bir tutam gece


Kat kat duygularımın arasına fosforlu postit koymuş gibi
Herkes tam aksini iddia ederken insana en çok yakışan ölüm değil mi?
Eğer saat gecenin bir yarısı olmasaydı ve ben de felsefe çözmeyi yeni bitirmeseydim yaşamın amacının ölüm olduğunu ve kimsenin ölüme kavuşmadan gerçek huzuru tadamayacağını iddia eden cümleler kaleme alırdım, fakat kalem bu acımasız yerlerde dışardan anlamsız görünen şeyler yapmak amacıyla var sadece

İyi geceler

Pişmeyikin


Selam, küçükken astronot olmak istemeyen kız.
Ve büyüyünce de çok bir şey değişmemiş gibi.
Özlem, 2011 ygs'de çıkan kelimelerin anlamını bilmemek.
Yastığına saplanan karga sesleri bazen.
Agnostik bir cahillik değil, gnosis bir kafa karışıklığı.
Aşk bazen uydurduğun kelimelerin anlamsızlığı, sakız lafları.

Beklemek neyi beklediğini bilmeden


İçindeki o "her şeyi bırakıp bir sahil kasabasına yerleşme" isteği.
Bir evi satar minik bir ev alırım, öteki evin kirasıyla da ayı çıkarırım bence.
Başka neye gerek var ki. Kavrayamadım insanların sonu tükenmeyen isteklerini.
Ben olsam, izlesem, yazsam, dinlesem...

Ben ne ara annem olmuşum?
Bilmem.

Etüt sırasında

Hiç utanmadan söyleyebilirim sarışın kızlara bayıldığımı...

Tşk canım ben de seni :d

(Sıranın üstünde bulunur, hiç utanmadan üste alınılır.)
(Sen kimin sırasıydın, o kız kimdi önemsiz.)

Ya sonralar


Delirmeyelim, ne alaka.

Yorgunum, biraz hasta, kendi vücudumu anlıyor değilim.

Kalemim güçlü değil, belki klavyem, klavyemi özledim, dokunmatik ekranlardan dokunuyorum hayata. Hayatı da özlerdim belki, kafamı hiç kaldırmadım ama daha.

İnsanların beyninin içini merak ediyorum. Neyi nasıl kodladıkları, nasıl algıladıklarını, nasıl hissedip nasıl yorumlarıklarını... Kimse aynı değil ya, belki başka bir sistem bana yakışmazdı. Bazen beyinlerinin işleyiş sistemini beğenmediğim için sevdiğim insanlara gıcık olduğum bile oluyor. Kavrayamadığı şeyden korkar ya insan.

"Ya uyu ya çalış." dedi annem. Ünlemle de değil noktayla da değil, eğer yarım ünlem olsaydı oraya onu koyardım ama öyle bir şey de yok henüz. Benimse kafam kaldırmıyor bazen bazı şeyleri.

Her şey anlamsız, alternatifleri dahi anlamsız. Herhangi bir paralel evrende tıkırında gidecek bir şey yok. Tek kaçar yol her şeyi bırakıp bir sahil kasabasına yerleşmek. Ama benim gibi düşünceleri ve duyguları onu etkisi altına alan insanlar tarafından yönlendirilen biri için bunu yapabilmek o kadar zor ki. Ne yapar eder beni o sahil kasabasından bu denizsin kuru kente getirir, (buraya yazacağım şeyin trajedik bir gelecek kurgusu değil de trajikomik güncel bir olay olduğunu fark edince bıraktım). Hem anneme deniz kenarında ev de alamam her şeyi bırakıp gidersem, onu geçtim kendime yaşayacak yer bulamam, kirayı nasıl ödicem?

Önümdeki 2 ay çok kısa gibi, ondan sonraki 3 ay ne ki.. ama toptan düşününce çok uzun ve yorucu geliyor. Ayrıca çok sık gözlerim doluyor.

Bir şeyler, bir şeyler.

Biz olmayacağız değil mi?

İyi geceler kedicikler.

Sümük Tanımlı Fonksiyon


Şu bloga bilgisayardan girip yorumlara da cevap vermek ne güzel olurdu aslında.. (bu bitiş cümlesi gibi oldu)

Yine ben, yine hastalık. İyileşmeye çalışırken daha beter oldum, bi haftadır mahvolmuş haldeyim. Şuan tek kulağım tıkalı. Uykum had safhada. 3 denemeye girdim bu hafta, biri berbat 2'si her zamanki netlerimden ama bana göre o berbat olan deneme boyunca bir paket mendil bitirdiğimi ve kutuplardaymışçasına üşüdüğümü hesaba katarsak gayet iyi. Bu nasıl sümük demeden geçemicem. Hani burnu akmayan biri değilim ama daha önce geçirdiğim korkunç hastalıklardan hiçbirinde bu kadar sümük salgıladığımı hatırlamıyorum. Gerçi ben hep sümük diyen bi insanım ama nedir sümkürürsün geçer ya, bunu sümkürüyorsun yine geçmiyor, sinüslerini tıkıyor, yeniden salgılanıyor.. Ve ben bundan bir hafta önce daha iyiydim ya.. öyle şeyler yaşadım tıbba olan inancımı yitirdim. Alternatifine de inanmıyorum, güçlük çekiyorum.

Bi de eskiden bu kadar rahat sümük diyemediğimi keşfettim. Ya da bu arkadaş çevresiyle ilgili. Benim yanımda sümük diyemeyen insanın yanında sümük diyebiliyor muyum onu araştırmadım fakat samimi olduğum insanlarla sümüksel muhabbete girdiğim gerçeği var. Galiba sevgi sümük diyebilmek. Sevgi çocuklarının burnundaki sümüğü burun aspiratörüyle temizleyen annelerin yüreğinde gizli. Eskimo anneler direk emiyormuş diye duydum ama güvenemedim, hem iğrençliğimin de bi sınırı var galiba benim.

Bugün gireceğim denemede beynim sümük formunda burnumdan akmazsa çok sevineceğim, bana dua edin.

İyi geceler kediciklerim~

`


Bu rüzgar, rüzgar değil; huzura kavuşamamış ölü ruhların çığlık çığlık saldırısı.